YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Atilla Dağıstanlı

23 MİLYON YILDIR CANA CAN KATAN BÜYÜK MENDERES NEHRİ ŞİMDİ CAN ÇEKİŞİYOR !

Çocukluktan delikanlılığa geçtiğimiz yıllarda,ailemin izniyle geceleri de arkadaşlarımla buluşup kahveye,sinemaya gidebiliyorduk.Bir iki yaş sonra hiç değilse kişisel gereksinimlerimi karşılamak,aileme yük olmamak için yaz tatillerinde  çalışmak için iş aramama da izin veriliyordu.

Birgün rahmetli babam,ziraat teknisyeni olan arkadaşı Yılmaz abinin yanında çalışabileceğimi söyledi.Yılmaz abi orta boylu,sarı saçlı,pos bıyıklı,gözlüklü bir adamdı.Her sabah Ramazanpaşa camiinin  karşısında ayakkabıcı Ali Kılınç”ın dükkanının önünden servis aracına biniyor,Cincin-Koçarlı arasındaki Toprak-Su Genel Müdürlüğü Üretim Çiftliğine gidiyordum.Çiftlik,oldukça geniş biralana kurulmuştu.O  zaman edindiğim bilgilere göre 5 bin dönümlük bir araziydi.Çiftlikte bir idare binası,koğuşlar,traktörlerin bakım atölyesi,kantin-yemekhane,akaryakıt istasyonu vardı.Her sabah Aydın”dan römorklarla çapacı kadınlar gelirlerdi ve kısa bir dinlenceden sonra yüzlerini,ellerini bezlerle kapatarak türkü,şarkı söyleyip çapa yaparlardı.Bir de Kahramanmaraş”tan geldikleri söylenen “Mandalcılar” vardı.Uzun saplı tahta kürekleriyle fidelerin dikildiği alanı yükseltirlerdi.

Benim işim puantörlüktü.İdare binasında görev bülümünü yapan ortaboylu,şişman,kırmızı yüzlü,dudakları hep çatlak olan bir Hüseyin ağabeyimiz vardı.Birde çiftliğin muhasebecisi Rifat abi vardı.Oda ortaboylu;ama zayıf,pinpirikli,işkolik,her şeyin zamanında olmasına dikkat eden bir insandı.

Sabah görev bölümü dağıtıldıktan sonra kafama hasır şapkamı geçirir,büyük bir hevesle işe koyulurdum.İlk işim çapa yapan kadın işçilerin yoklamasıydı.İşçinin adını soyadını söylerdim,o “burada” dediğinde yüzüne bakar puantaj defterine yan bir çizgi çizerdim,akşam üzeride aynısı yapar olanları çarpı işareti şeklinde kesinleştirirdim.Bu uygulama o işçinin tam günlük ücret hak ettiğini gösterirdi.

Çiftlikte bir de o zamanlar seksen yaşında olduğu söylenen Mahmuzcu Hasan Çavuş vardı.Hasan çavuş sevimli,şakacı,sempatik bir ihtiyarcıktı,gün boyu kafayı çekerdi,herkes bilirdi;ama kimse dillendirmezdi.

Hasan çavuş,menderes nehrinin yatarak aktığı taraftaki toprağı yediği için o bölgelere “MAHMUZ” denilen söğütağacından kesilmiş direk gibi bir şeyler çakardı,o kurumuş ağaç kütükleri zaman içinde filiz verir ve salkım söğüt ağaçlarına dönüşürdü.Hasan çavuş,söğüt ve kargıdan  boyu iki metreyi,eni birbuçuk metreyi bulan uzun ve geniş sepetler örerdi, PARAGAT denilen bu değişik şekildeki sepetlerin içine ekmek koyar ve  menderes nehrinin değişik yerlerinde suya batırırdı.

Ben o sepetlerin ne işe yaradığını  merak ettiğim için birgün sordum:”Hasan çavuş o sepetlerle ne yapacaksın ?” “Gece burada kalırsan görürsün.”dedi.

O gün Yılmaz abiyle Aydın”a dönmedim.Merak içindeydim,mesai bitti,ben Hasan çavuşun yanında  adeta nöbet tuttum.Çiftlikte kalan traktör sürücülerinden 3-4 kişi,Hasan çavuş ve ben Menderes”in kıyısına gittik.Güneş batmak üzere,ay da yükselişteydi.Hasan çavuş ve ben hariç herkes suya girdi,Hasan çavuş ne derse onu yapıyorlardı.Meraklı onları izliyordum.Sepetin ağırlığını paylaşacak biçimde tuttular ve kaydırıp yüzdürerek kıyıya yaklaştırdılar,sonra bağladıkları halatlarla kıyıya çektiler:Aman Allahım o ne ? uzunlukları neredeyse 25-30 santimi bulan bıyıklarıyla kocakafalı,köpekbalığını andıran bir balık.Şaşkınlık içinde bağırarak sordum;”Hasan çavuş bu ne ?” Hasan çavuş,neşeli ve gülerek karşılık verdi:”yayın balığı çocuk yayın balığı” O ana kadar öylesine büyük yayın balığı görmemiştim.O devasa yayın balığını traktörün romorkuna koyduktan sonra sudaki üç sepete daha baktılar,sadece birinde daha balık vardı;ama o büyük değildi.Sonra yola koyulduk,makinistler, giderken bizim yiyeceğimiz kısımları kesip ayırdılar.

Yol ağzındaki kahveye geldik,kahve oldukça kalabalıktı,bizim geldiğimizi gören ayağa kalktı.Selamlaşma faslı bittikten sonra makinistlerden Lütfü ve Necati ağabeyler su kuyusunun yanındaki ağaca balıkları astılar.

Kahveci içerden bir terazi getirdi,hep birlikte fiyat belirlendi,fazla değil bir saat içinde iki balıktan eser bile kalmadı.Toplanan para Hasan çavuşa verildi,saymadı,cebine bile koymadı.Bir tomar parayı kahveciye verdi,kahvecide içerden 8-10 şişe rakı,şarap,bira getirdi.Çiftliğe döndük,bir de ne göreyim,bir ziyafet sofrası hazırlanmış ki o kadar olur.O gece yediğim yayın balığının tadı hala damağımdadır.Kafaları çektik,şarkı,türkü derken cümbür cemaat Menderes”e gittik,sıcaktan yaprak kımıldamıyor,yanıyoruz attık kendimizi Menderes”in serin sularına hem içiyoruz hem yüzüyoruz.Sesleniyorlar bana,”Katip..katip dikkat et akıntıya kapılma” ben de cevap veriyorum,”abi biz dabakhane çayında büyüdük.O geceden sonra adım Katip kaldı.

Ve o günden sonra işten çıkıncaya kadar bir daha Aydın”a gitmedim.Sadece resmi tatillerde ve dini bayramlarda zorunlu olarak ailemi görmeye gidiyordum.

 

Ben de Hasan çavuşun yattığı koğuşta yatıyordum.Bir gece derinden derinden “çocuk..çocuk..çocuk..”diye bir inleme duydum.kalktım,baktım Hasan çavuş yatağında debeleniyor,sordum,inleye inleye “ilaç ver ilaç ver”dedi.İlaç dediği rakıydı.Şişelere baktım hepsi boş,panikledim,”Hasan çavuş kalmamış”dedim.”Kahveye git,kuyunun kapağını aç suyun içinde rakımız var al gel”dedi.Yerimden fırladım,bisiklete bindim gecenin o karanlığında pedal basıp kahveye sürdüm bisikleti,yol boyunca bahçe aralarından çıkan köpekler saldırdılar.

Sonunda kahveye vardım,kuyunun kapağını açtım,baktım, suyun içine giden halatı çektim,bir fileye bağlıydı ve filede enaz 10 şişe rakı vardı,bir-iki şişe alıp,fileyi tekrar suya bıraktım,kapağı kapattım,rakıları garantiye aldım ve olanca gücümle pedallara bastım..

Çiftliğe geldiğimde hemen bir bardağa rakı koydum,Hasan çavuşun başını kaldırıp içirdim..

Kendine geldi,gözlerini açtı ve her zamanki gülüşüyle yüzüme bakıp,”sağol çocuk sağol hayatımı kurtardın”dedi

                                                                                        XXX

              23 MİLYON YILDIR EGE BÖLGESİ”NE HAYAT VEREN MENDERES NEHRİ ŞİMDİ ÖLÜYOR !

               ONU BİLE BİLE  ÖLÜME TERK EDEN İNSANOĞLU KENDİ SONUNU DA HAZIRLIYOR..

 

Yazın sıcağında kendimizi serin sularına attığımız,susadığımızda kana kana içtiğimiz,tarlamızı,bahçemizi suladığımız,tuttuğumuz yayın balıklarıyla karnımızı doyurduğumuz,üzerine kurduğumuz salla karşıdan karşıya geçtiğimiz Menderes Nehri bizim sayemizde şimdi can çekişiyor..oysa o çıktığı kaynağından denize döküldüğü yere kadar kimi verilere göre 548 kimi verilere göre de 615 kilometre yol katederek geçtiği her karış toprağa, tüm canlılara yüzyıllarca önce  yaşayıp yok olan uygarlıklara tam 23 milyon yıl öncesinden beri hayat vermeyi sürdürüyor…

Büyük Menderes Nehri,yerleşim yerlerinden kaynaklanan evsel atık sularla;sanayi kuruluşlarında oluşan endüstriyel atık sularla;aşırı,zamansız ve yanlış gübrr kullanımı etkileriyle kirlenmektedir.Havzaya kuş bakışı bakıldığında,arazi kullanım tasarımlarının yetersizliği,üreticinin çok ürün beklentisi sonucu toprağı ve biyolojik çeşitliliği kimyasallarla acımasızca yok edişi,nüfus artışıyla yaşam denglerinin bozulduğu görülür.

Atık alıcı  ve taşıyıcı ortamı olarak işlevini sürdüren Büyük Menderes”e teknolojik,evsel  ve kentsel atıkların  boşaltılması,milyonlarca yılda oluşan ekolojik dengelerin birkaç on yılda bozulması sonucunu beraberinde getirmiştir.

Denizli,Uşak ve Aydın”da Menderes nehrine atık sularını arıtmadan boşaltan 20 tür endüstri kuruluşu vardır.Ayrıca Büyük Menderes Nehri  Havzası”nda bulunan 165 belediyenin kanalizasyon ağı bulunmamaktadır.Bunun dışında her gün bir yenisi daha açılan jeotermal santralarının Menderes”e boşalttıkları akışkan tüm Ege Bölgesi”nin yaşamını  tehdit etmektedir.

 

Sivil Toplum örgütlerinin tüm protesto etkinliklerine karşın,üretici durumunda olan insanlar sadece kendi çıkarları için dededen kalma zeytin,incir ağaçlarının bulunduğu arazilerini jeotermal zenginlerine satarak hem kendi geleceklerini hem de ülkemizin geleceğini yok etmektedirler.Acaba bu zalimce davranışların altında ne tür bir demokrasi,ne tür bir özgürlük anlayışı vardır ?

 

Yaşama zarar veren her türlü olayda Carl  Gustaw Jung”un  sözleri aklıma gelir:”DÜNYANIN SONU NE ATOM BOMBASINDAN NE DE SALGIN HASTALIKLARDAN,DÜNYANIN SONUNU BİLİNÇSİZLİKTEN OLACAK”

Ege Bölgesi”nde yaşayanlar olarak içinde bulunduğumuz durumu bilmiyor muyuz ? Biliyoruz;ama yine de zehir saçan sularla yetişmiş sebzeleri,meyveleri yiyoruz,jeotermal bacalardan fışkıran kükürtlü havayı soluyoruz.Bize bu ürünleri satan üretici bilmiyor mu ? oda biliyor,o da bize sattığından yiyiyor.

Bunlar yetmiyormuş gibi bir de özü bozulmuş tohumlardan üreyen gıdaları yiyiyoruz.Peki biz kimiz ?

Yaşam üzerinde oynan ölüm oyunlarını niye sorgulamıyoruz ?

Sistem tarafından beyinleri tek bir yönetici beyne bağlanmış insan görünümlü robotlar mıyız ?

Öyle olmasak yaşamın sorumluluğunu alır,ona zarar veren her girişime,her eyleme karşı durmaz mıyız ?

 

Bir zamanlar içinde yüzerken içtiğim,balığını yediğim Büyük Menderes Nehri can çekişiyor,alkol krizine giren Hasan Çavuş için gecenin karanlığında paçalarıma yapışan köpeklere karşın onun ilacı rakıyı getirmiş onun yaşama dönmesinde elimden geleni yapmıştım.

Şimdi 23 milyon yıldır sadece Ege Bölgesi”ne değil,cennet ülkeme,başka ülkelerde yaşayan insanlara hayat veren Büyük Menderes Nehri”nin inlemelerini duyuyorum,birzamanların içmesuyu şimdi hayat verdiği insanların çıkarları için kirlettikleri pis sularda boğuluyor…

Eğer  Büyük Menderes Nehri”nin inlemelerini duymuyorsanız,nasıl öldüğünü görmek için gidin ona bakın…

Ve kendinizi masum göstermek için bir bahane bulun…Hoş bulacağınız bahane doğanın intikam almasını durdurmayacaktır ya..

 

08.07.2015
Bu yazı 1019 defa okundu.

Diğer Yazıları