YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Atilla Dağıstanlı

GENÇLİK BAŞIMDA DUMAN, İLK AŞKIM İLK HEYECAN: GAZETECİLİK

Eskiden, filmlerde yılların çabuk geçtiğini göstermek, anlatmak için kamera duvarda asılı bir takvim gösterirdi.

Ya adamın, ya kadının yaşlandığını ya da çocuğun büyüdüğünü seyirciye görsel olarak anlatmak için duvarda asılı duran saatli maarif takviminin yaprakları zaman rüzgarına kapılarak peş peşine uçuşurlardı ve zaman fırtınası durduğunda anlardık ki  şu kadar  zaman geçmiş

***

Hasırpazarı’ndan geçip ilk sokaktan sağa döndüğünüzde Hüraydın Gazetesi’nin idari binası vardı, (daha sonra Mukan ve Ertan Perinçek kardeşle oraya 3-5 katlı bina yaptılar) içeri girdim, loş bir karanlık içindeydi mekan, hemen sağ tarafta ahşap bir yazıhane vardı, içeride zayıf, uzun boylu bir adam ayakta duruyordu, kapıya parmaklarımın eklem yerleriyle birkaç kez vurdum. Uzun boylu zayıf adam kafasını kaldırdı ve bana baktı.

Ali İliş Beyle görüşmek istiyorum, dedim.

Tebessüm etti, ”benim” dedi.

-Şey, dedim,” ben gazetecilik yapmak için geldim.” dedim.

Yine tebessüm etti, yüzüme baktı.

-Adın ne ? diye sordu.

-Atilla Dağıstanlı, dedim.

Ne söyleyecek diye merakla bekliyordum, içeri benim gibi genç birisi daha girdi.

O da gazetecilik yapmak için geldiğini söyledi, bu kez ona sordu:

-Adın ne ?

-Ahmet Akgün, dedi.

Uzun boylu zayıf adam başka soru sormadı, sürekli elindeki kağıtları alt-üst etti durdu.

Sonra bir akranım daha geldi, orta boylu, kalın bacaklı. Oda gazetecilik yapmak için geldiğini söyledi. O na da sordu:

-Adın ne ?

-Atilla Alpay, dedi.

Bir adaşımın çıkmasına sevinmiş, bıyıkaltından tebessüm etmiştim.

Uzun boylu zayıf adam, bizleri aynı masanın çevresinde oturttu, önümüze birer kağıt ve kalem koydu ve

-Canınız ne istiyorsa yazın, dedi.

Üçümüzde yazdık, kağıtlarımızı aldı, yüzümüze baktı ve ”yarın akşama doğru gelin, sonucu öğrenin,” dedi.

Merak ve heyecanla dışarı çıktım, Ahmet Akgün ve Atilla Alpay’la aramızda kendiliğinden bir iletişim oluştu. Üçümüzünde içinde “ya kazanamazsam” korkusu vardı; ama birbirimize belli etmemeye çalışıyorduk.. Herkes kendi yoluna gitti..

***

Gece  bitmek bilmedi, sabahı zor ettim, rahmetli anacığım sanki içimi okumuş gibi gülerek  “niye bu kadar erken kalktın, karga bile daha kahvaltısını etmedi” dedi.

Rahmetli anacığım çok güzel, su böreği ve poğaça yapardı, zar-zor iki adet poğaça yiyip evden çıktım, ama daha erkendi nereye gidecektim ki…Enstitü parkında (şimdiki adı İsmet Sezgin Aile Çay Bahçesi” banklardan birine oturdum, içimdeki korku giderek artıyordu sanki, yenmek için hayal kurdum.

***

Yavaş yavaş yürüyerek Hüraydın Gazetesi’ne gitmeye başladım. Ne kadar yavaş gitsem de sonunda kendimi gazetenin kapısının önünde buldum. İçeri girdim, bir de baktım ki Ahmet ve Atilla oturuyorlar, biran için geç kaldım zannedip heyecanlandım.

Ali abi (İliş) bana,

-Geç arkadaşlarının yanına otur, dedi. Oturdum.

Gözümün içine baka baka sordu:

-Ne düşünüyorsunuz, hanginiz kazandı tahmin edebiliyor musunuz ? dedi.

Üçümüzde sadece birkaç kez derin derin yutkunduk, ses yok, bedenlerimiz donmuş gibi..

Dolaptan üç adet kağıt çıkardı, yanımıza geldi” okuyun  ve imzalayın şunları “ dedi.

Bir çırpıda okudum, dikkatimi çeken sadece …… 212 sayılı yasa gereği….. gibi v.s.

Üçümüzde imzaladık, ama neyi, niye imzaladık anlamamıştık.

Ali abi, yüzümüze baktı ve, ”üçünüzü de işe aldım, bu sözleşmelerle artık gazetecisiniz, göreyim sizi,” dedi.

İyi de biz gazetecilik nasıl yapacaktık ?

Ali abi  sanki düşüncelerimizi okumuş gibi, ”hadi buradan çıkın, sola dönün matbaa orada, görürsünüz” dedi.

Dediklerini yaptık, matbaayı bulduk, içeri girdik, birkaç kişi vardı. Birisi gözlüklü, orta boylu, öteki iki kişiden birisi daha uzun boylu ve daha iç kısımda duruyordu. Birisi de ince, uzun ve elindeki şeye, önündeki eğik duran masanın içindeki kutulardan  bir şeyler alıp yerleştiriyordu.

Kendimizi tanıttık, ince uzun olan ve eğik duran masanın içindeki kutulardan bir şeyler alıp, elindeki şeye yerleştiren kendini tanıttı.

-Adım İlhami, mürettipim..

Mürettip de neydi ?

-Bu arkadaşta ser mürettip.

Ser mürettip de ne ya, biz nereye geldik ?, sanki içimizden  geçeni anlamış gibi, ayıbımızı yüzümüze vurmadan konuşmasını sürdürdü

-Ser mürettip, yani sayfa bağlayıcı..öteki arkadaşta Süleyman, o da benim gibi mürettip, yani hurufat diziyor…

Yok canım yok biz kesin yanlış yere geldik, mürettip, ser mürettip, sayfa bağlayıcı, hurufat, bunlar da ne demek ? derken, İlhami elindeki acayip aleti bize gösterdi ve

-Bunun adı kumpas, bu kutuların içindeki harflere genel olarak hurufat denir, haflerden tümceler yazarız, birbirlerine karışmasınlar diye de aralarına espas koyarız, bakın işte böyle…

Kafalarımızın içi Çıfıt çarşısı gibi…anlayabilirsen anla, çözebilirsen çöz…

***

Akşam oldu; ama eve gitmek isteyen yok.. boyuna soru soruyoruz…

Ser mürettip, sayfa bağlayıcı Mehmet Yalçın, gözlüklerinin üstünden bize baktı ve

-Yarın erken gelin, dedi.

***

İçimde garip; ama sevinçli bir heyecanla evin yolunu tuttum..Duygularımı yaşıyorum; ancak kimseye anlatamıyorum, çok garip..

Gece yine bitmek bilmedi; çünkü merak ediyorum YARIN NE OLACAK ?

YARIN NE OLACAK ?  daha sonra YARINLARDA NELER OLACAK  şekline büründü…

MERAK..MERAK..MERAK..

YARIN NE OLACAK ?

DERKEN SAATLİ MAARİF TAKVİMİNİN YAPRAKLARI UÇUŞMAYA BAŞLADI…

 

24.08.2015
Bu yazı 1268 defa okundu.

Diğer Yazıları