YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Atilla Dağıstanlı

ZAMANDA YOLCULUK

Yazmaya başladıktan sonra kendimi uzun süredir hapsetiğim barajımın çatlaklarından giderek artan bir hızla yaşamın ta içine doğru  akmaya başladığımı hissediyorum. Kendimi tanırım; değer verdiğim ne olursa olsun ona ulaşmak için gözümü kırpmadan riske girerim ve hedefime ulaşırım.

 

Yaşam ağacının dalında yan yana duran iki kuş vardır. Birisi ÖZ öteki EGO. Egomun sesini dinlediğim zamanlar genelde mutsuz, kaygılı, kuşkulu ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilmeyen bir döngü içinde olurdum.

Özümün sesini dinlemeyi öğrendikten sonra kendimi keşfetmeyi öğrendim. Oysa kendimi tanıdığımı sanırdım, meğer çektiğim o sızılar, o acılar kendime dönük olmam gerektiğinin işaretleriymiş, işte bunları özümün sesini dinlemeyi, öğrendikten sonra anladım.

 

Özümün sesini dinliyorum, kendimi hapsettiğim barajımın çatlaklarından sızan yazma isteğim giderek daha da güçlenecek ve baraj  duvarlarını yıkarak beni KİTAP DÜNYASI’nın sonsuz, sınırsız  enginliğine  götürecek.

 

Fazla değil iki ay önce bu satırları yazacağım aklımın ucundan bile geçmemişti.

Teşekkür ederim sevgili, değerli dostlarım , Günver Güneş hocam, Abdulkadir Turhan  kardeşim sizlerin o içten teşviklerinizle giderek gerçek benliğime dönüyorum.

Semra-Süleyman Şener kardeşlerim sizlere de teşekkür ederim, kendimi hapsettiğim baraj  duvarlarını çatlattığınız için…

*******

Atatürkçü Düşünce Derneği Aydın Şubesi’nde bir önceki dönem yöneticilerden  Mualla Kaynar öğretmenim ve derneğimiz üyelerinden Ayser Keskin hanımla sohbet ediyorduk birden karşıdan bir bayanla küçük bir kız çocuğunun geldiğini gördüm, dikkatle bakınca kız çocuğunun Atatürk baskılı tşört giydiğini  gördüm, yerimden fırladım kapıya koştum; ama onlar birazcık uzaklaşmışlardı, bağırdım arkalarından, durdular onları derneğe davet ettim.

Severek geldiler, makinamı çıkarıp bir iki kare  çekeyim derken adını sordum: Ece Naz dedi, soyadını beklerken babaannesi konuştu: ”onun babası da Atatürkçüdür ve gazetecidir.”dedi. Kim diye sordum: Erdal Karakavukoğlu dedi. Sustum, yavaşladım, daldım, 25, 30, 35 yıl öncesi bir film şeridi gibi geldi gözlerimin önüne, ağlamaklı oldum; ama ağlayamadım. Sadece cılız, ürkek bir sesle hanıma sordum: Siz Talip abinin eşisiniz öyle mi  ? “evet”dedi..

Talip Karakavukoğlu.. Aydın’ın ünlü terzilerinden, renkli simalarından, abimiz, Talip abimiz..

Şimdiki belediye binasının karşısındaki Tansaş mağazasının altı Kıroba Kahvesi üstü Cihan Oteli’idi. Yanındaki binanın üstünde Mustafa Salcıoğlu abimiz otururdu, altı da Kıroba Matbaasıydı. O günlerin gençleri olarak toplanma yerimiz Kıroba Kahvesiydi, yazarken bile gözümün önüne geliyor. Kahvenin sahibi Emin amcamız, ocakta oğlu Senayi abimiz, sipariş alıp servis yapan da Mehmet ağabeyimiz, baba ve oğulları..

Ramazan ayında kahvede toplanırdık, Mustafa Salcıoğlu abimizin dükkanın altındaki mescitte teravih namazı kılardık sonra kahvede, bom, altmış altı, pişti, fincan gibi oyunlar oynardık ta savura kadar.

Teravih namazını Sarı Hafız lakaplı hocamız kıldırırdı. Teravih namazına gelenler genelde yaşlılardı. Namaz öncesi kahvede sohbet ederken Talip abi hemen yemi atardı: ”İtfaiyenin hocası 13 dakikada teravih namazı kıldırıyormuş”derdi.Sarı hafız amcamız hemen yeme gelirdi ve 12  dakikada teravih namazı kıldırmak için turbo motoru devreye sokardı, bizler ikinci rekat için secdeye varırken, yaşlılar daha birinci rekatı tamamlayamazlardı. Ve mekan sahibi Mustafa Salcıoğlu ağabeyimiz sarı hafız hocamızı uyarırdı: ”Ne ediyon be hafız”

Bir defasında Talip Karakavukoğlu, Zafer Çelebi, Talip ağabeyinin kardeşi Tahsin Karakavukoğlu, minareci Metin, ben, Ertuğrul Sarı hafız amcamızı Zafer Sinemasına götürmek istedik gitmek istemedi, biz de ona bu tarihi filmi kaçırmamalısın dedik sordu: ”filmin adı ne ?” cevap verdik: ”ATTİLA’NIN ORDULARI”  hoşuna gitti gelmeyi kabul etti, karanlıkta girdik sinemaya, film yarıyı buldu neredeyse, sarı hafız amcamız sürekli soruyordu: ”nerede kaldı Atilla’nın orduları ?” bizde cevap veriyorduk: ”yola çıkmışlar”diyorduk. Oysa oynayan filmin adı  TÜRKAN ŞORAY’ın  SÜRTÜK  adlı filmiydi.

 

Filmi bitmeden sarı hafız amcamızın hatırı için karanlıkta çıktık sinemadan, kahveye giderken o soruyordu: “Attila’nın orduları niye gelmedi ?”

 

Şimdi Talip Karakavukoğlu ağabeyimiz yaşıyor olsaydı, torunu Ece Naz’ı böyle görseydi ne yapardı biliyor musunuz ? önce yüzündeki kan çekilir, teni beyazlaşır, cigarasından derin bir nefes alır, gözleri dalar giderdi. yakında meyhane varsa bir iki kadeh parlatırdı ya da sessizce evin yolunu tutardı gözünde biriken yaşlar görünmesin diye..

 

Ece Naz’ın dedesi Talip Karakavukoğlu’nun kardeşi, babası Erdal Karakavukoğlu’nun amcası Tahsin Karakavukoğlu çok yakın dostum, arkadaşımdı. Öylesine bir dostluğumuz vardı ki o İstanbul’da okurken sevgilisine yazdığı mektupları bana gönderdi, ben de sahibine ulaştırırdım. Kavgaysa kavga, vuruşmaksa vuruşmak, dostuz ya sonra köprülerin altından çok sular aktı gitti, akarken bir şeyleri de götürdü galiba…

Gençliğimizdeki Aydın sanki daha sosyaldi, örneğin o günkü futbol takımlarını şöyle sayabilirim, Aydınspor (sarı-siyah), Akınspor (kırmızı-beyaz). Hilalspor (Yeşil-beyaz), Esnafspor (Mavi-beyaz), Güneşspor (sarı-kırmızı)

Akınsporlu yöneticiler, kulüp yararına tiyatro oyunu sahneye koydular. Başrolde ben ve Tahsin Karakavukoğlu..anımsadığım kadarıyla ben hamal rolündeydim, oyunun adı da AKIL TACİRİ idi..

Yıkılan  Belediye Binasının nikah salonunda oynadık. Oyuna rahmetli anacığım ve rahmetli Şaban dayım birlikte gelmişlerdi. Galiba ramazandı. Yöneticler bizi  şimdi pastane olan eski Memed Umud’un meyhanesine götürdüler, oyunun tüm ağırlığı benim ve Tahsin’in üzerindeydi, ya başaracaktık ya da rezil olacaktık. Yemek yerken Tahsin ve ben ikişer şişe Gidaş şarabı içtik, bir şişede salona götürdük. Çok rahatlamıştık. Solon iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı, bu Akınspor’a iyi para kaldığının göstergesiydi. Oynadık…herkes ayakta alkışlıyor..

Oyun bittiğinde kulise yönetici Günay ağabeyimiz geldi, hepimizi tebrik etti, bana, ”Atilla provalarda bana göre başarısızdın; ama sahnede harika bir oyun çıkardın,”dedi ve beni öptü. Sonra ver elini, Nazilli, Söke, Kuşadası, Bozdoğan, Yenipazar, Çine,..karıntokluğuna ve  bir kulübümüzün geleceği için  yaptığımız bu sanatsal etkinlik uzun süre gündemde kaldı, şimdi sadece benim anılarımda, bilmiyorum Tahsin anımsar mı ? bana göre anımsar; çünkü biz o yıllarda Aydın’ın cengaverleriydik.

 

Ece Naz’ın görüntülerini çekerken sizinle paylaştığım bu anılarımın daha ayrıntıları gözümün önüne geldi..hem deklanşöre bastım hem de anılarımı yaşadım..

 

O gün Ece Naz hiç birimizin düşüncelerinde varsayım olarak bile yoktu; çünkü babası Erdal bile yoktu..

Ve ben o gün olmayan Ece Naz’ın bugün görüntülerini çektim..

NAZIM HİKMET’İN DEDİĞİ GİBİ..

YAŞAMAK GÜZEL ŞEY  KARDEŞİM..

06.07.2015
Bu yazı 1132 defa okundu.

Diğer Yazıları