YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

21. YÜZYILDA İSLAM VE SEKÜLERİZM

 

Güzel Aydınımızın güzel insanları.
Uzun soluklu bir yazı var yine önümüzde.  Yazar John L. Esposito tarafından kaleme alınmış bu yazıyı okumanın gerekli olduğu inancını taşıdığım için sizlerle paylaşmaya kara verdim.. Dışarıdan ülkemizin nasıl göründüğü, bu yazıyla daha iyi anlaşılmaktadır.
Umarım yararlı olur…

SEKÜLERİZM: İnsanların özgürlük ve eşitlik ideallerinin yasa ile korunduğu bir siyasi sistemin, kralın veya ruhban sınıfının dini dogma, istek ve kuralları merkez alan ilahi hak ve yargılarından oluşan bir siyasi sistemden daha üstün olduğunu savunan görüştür.


21. YÜZYILDA İSLAM VE SEKÜLERİZM
21. yüzyılın başında dünya, modernite peygamberlerinin ‘hikmet’ ve beklentilerine meydan okumaktadır. Modernizasyon ve gelişme teorisi, uzun yıllar boyunca modern devlet ve toplumların gelişiminde Batılılaşma ve sekülerleşmeye ihtiyaç duyduğunu açıkça ifade etmiştir. Bunun neticesinde de din özel hayata sıkıştırılmış olacaktır. Bu arada bazıları dinin özel alana hapsedilmesinden bahsedince diğerleri de geleneksel inancın marjinalleşeceği ve nihayetinde yok olacağı kehanetinde bulundu. Harvey Cox’un Secular City adlı eseri Dietrich Bahoffer gibilerinin seküler Hıristiyanlık ve Hıristiyanlık geleneğine meydan okuyan Death of God (Tanrının Ölümü) teoloji okulu hakkında yazdığı bir dönemde teologlar kadar siyaset analizcilerinin de beklentilerini yansıtmıştır.
20. yüzyılın sonlarında dinin kişisel dirilişi ve özellikle İslami uyanış; modernite peygamberlerinin inanç ve esasen dogmalarına meydan okumuş, kimilerine göre de onları gözden düşürmüştür. Bazı eleştirilerde sekülerizmin yıkıldığı ya da iflas ettiği ve din temelli devletler ile yer değiştirmeleri gerektiği dile getirilmektedir. Bazıları da modern seküler devletlerin yeniden şekillenmesi için sekülerizmin yelkenlerinin yeniden ayarlanmasını istemektedirler.
Soğuk Savaş sonrası dönemde din, ulusçuluk, etnisite ve kabileciliğin küresel siyasette birleşmesi; ulus devletler ile bunların yönetimlerinin hem varlığını hem de istikrarını tehdit ederek, medeniyetler çatışması sinyallerinin artmasına neden olmuştur. Sudan, Ruanda, Somali, Nijerya, Bosna, Kosova, Hindistan, Keşmir, Pakistan, Afganistan, Orta Asya Cumhuriyetleri, Sri Lanka ve Endonezya gibi devletlerin kırılganlığına dikkat çeken pek çok örnek bulunmaktadır. Dini nasyonalizm (Hindu, Müslüman, Budist, Sırp ve Rus Ortodoks) ulus kimliğini güçlendirmek, iktidarları meşrulaştırmak, popüler desteği harekete geçirmek ve hatta etnik temizliğe yol açan faaliyetleri aklamak için dinin çok farklı şekillerde nasıl kullanıldığını göstermektedir.
Seküler paradigmanın itibar kaybederek bazen de tahtını kaybetmesi özellikle İslam dünyasında canlı bir olgudur. İran devrimi, İran, Afganistan ve Sudan’da yeni İslami cumhuriyetlerin ortaya çıkışı, Müslüman iktidar ve muhalefet hareketlerinin İslam’ı kullanışı Müslüman toplumlarda İslam’ın mevcudiyeti ve gücünü benzer bir biçimde doğrulamaktadır. Bu durum pek çok Müslüman toplumda daha seküler bir gelişme taslağı ve ulus inşasına meydan okumakta, kimilerine göre tehdit etmektedir.
Din ve Ulus Teşekkülü
Kuzey Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya İslam dünyasının pek çok bölümünde bağımsızlık hareketleri; mücadelelerini (cihad) meşrulaştırmak ve popüler desteği harekete geçirmek için İslami sembolleri, sloganları, partileri ve aktörleri devreye sokmuşlardır. Buna göre örneğin bir Kuzey Afrika ülkesi olan Cezayir’de Fransız hakimiyetini sona erdirmek ve Cezayir’in Arap-İslam mirasını teyid etmek için ulema’nın cihad çağrısı ve İslami basın dikkate değer bir rol oynamıştır. Hindistan alt kıtasında Pakistan’ın iki bölgesiyle (doğu ve batı) birlikte yaratılması için İslami ulusçuluk varlık nedeni haline gelmiştir. Bununla birlikte bağımsızlık sonrası dönem, gelişme tarzı Batılı seküler modellerden etkilenmiş ve onlara minnettar modern Müslüman ülkelerin ortaya çıkmasına tanıklık etmiştir. Suudi Arabistan ve Türkiye burada iki ayrı kutbu temsil etmektedir. Suudi Arabistan İslami anayasa (şeriat) temelli ve İslami olma iddiasında bir devlet olarak kurulmuştur.
Yelpazenin diğer tarafında ise Mustafa Kemal Atatürk seküler bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun izleri (halife-sultan, şeriat, İslami kurum ve okullar) Avrupa’dan esinlenen siyaset, yasa ve eğitim sistemleriyle değiştirilmiştir.
Müslüman devletlerin çoğu ulus inşasında ortada bir yer seçmişlerdir ki bu da büyük oranda Batı’dan alınmış modellere ve bu konuda yabancı danışmanlar ile Batı’da eğitim görmüş seçkinlere güvenmişlerdir. Bu durum daha seküler yönelimli Tunus ve İran’dan Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne kadar görülebilir. Parlamenter yönetim, siyasi partiler, kapitalist ve sosyalist ekonomiler ve modern (Avrupalı ve Amerikan) müfredat da bu ülkeler tarafından örnek alınmıştır. Din ve siyasetin ayrılması henüz tamamlanmadan (gerçekte Batı’daki pek çok seküler ülkedeki duruma benzer şekilde) yöneticiler, devletler ve devlet kurumlarının meşruiyet kaynağı olarak İslam’ın devlet ve toplum içindeki rolü büyük ölçüde perdelenmişti.
 

Sürecek.....

11.04.2009
Bu yazı 1179 defa okundu.

Diğer Yazıları