YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

21. YÜZYILDA İSLAM VE SEKÜLERİZM -3-

 .....Dünden devam.....

Ortadoğu’nun ve geniş İslam dünyasının pek çok yerinde sahne alan İslami dalganın Türkiye’yi ele geçirmesini engelleyen iki faktör görülmektedir: Güçlü seküler gelenek ve kurumlarıyla Atatürk’ün (1881-1938) saygın hatırası ve meşruiyeti; ve ordunun kendisine ‘laik cumhuriyetin bekçisi’, devletin seküler ideolojisi ve istikrarının savunucusu rolünü biçmesi. Bununla birlikte 1996’da seküler Türkiye, ilk İslamcı başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile karşılaştı ve Refah Partisi’nin yüzde 21 oy aldığı seçimlerde üç büyük şehir, İslamcı belediye başkanlarına sahip oldu. 1997’de Erbakan Türk ordusu tarafından görevden alındı.

Refah Partisi, Türkiye sekülerizminin gerçekte çoğulcu olma, tüm vatandaşların haklarına ve bu çerçevede onların vicdan özgürlüğü ya da dini inançlarına göre yaşama hakkına saygı gösterme konusundaki başarısızlıklarını değerlendirmek için demokrasiyi bir kıstas olarak kullandı. Erbakan gerçek sekülerizmin (dinin devletten ayrılması) yalnızca devletin değil dinin de özerkliği olarak anlaşılması gerektiğini öne sürüyordu. Bu da dinin saygı gösterilecek ve devlet müdahelesinden uzak tutulacak bir özerkliğe sahip olmasıydı. Devlet, kılık-kıyafeti (kadınların türban hakkı ve aynı şekilde erkeklerin sakal bırakabilmesi) ya da dini uygulamaları düzenleme girişiminde bulunmamalı; dini alana karışmamalıydı. Refah Partisi sekülerizmin tanımını tüm vatandaşların kendi dini inançlarına göre yaşama hakkını garanti altına alacak şekilde düzeltmek istiyordu. Türkiye’deki radikal seküleristlere göre bu duruş doğrudan bir tehdit olarak algılandı: ‘Önde gelen bazı gazeteciler dahil önemli sayıda aydın grubunu kapsayan radikal seküleristlere göre RP’nin bu duruşu devletin seküler alanlarına bir meydan okumaydı. Onlara göre RP, Türkiye’de İslami bir devlet kurma konusunda eskiden beri koruduğu niyetini gizliyordu.’[1]

Refah, Eric Rouleau’nun ‘Türk devletinin yeniden İslamizasyonu’ olarak adlandırdığı şeyden faydalanmıştı. 1980’lerde devlet okullarında din derslerinin yeniden konulması ve İslami zihin yapısına sahip, çoğu geleceğin bürokratı 470 binden fazla öğrenciye sahip 450 imam hatip okuluna devletin mali desteği; yüzlerce yeni cami inşası için vergi desteği siyasal İslam’ın gelişmesine katkıda bulunmuştur.[2] Bunlara ek olarak 1990’larda Türkiye yeni bir dış politika benimsemişti ki buna göre durum elverişli olduğunda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Orta Asya Müslüman devletleri, Kafkaslar ve Balkanlar’a nüfuz etme girişimlerinde İslami dayanışmaya vurgu yapmıştı.

24 Aralık 1995’te Refah 1987’deki başarısını üçe katlayıp yüzde 21 oy ve mecliste 150 sandalye kazanmıştı. Ancak Türkiye’nin seküler siyasi liderleri (Anavatan Partisi-Mesut Yılmaz, Doğru Yol Partisi-Tansu Çiller ve Bülent Ecevit) Refah’ı iktidar dışında tutma konusundaki ortak arzularına rağmen aralarındaki şahsi anlaşmazlık ve düşmanlıkları aşmayı başaramadılar ve bir koalisyon hükümeti oluşturamadılar. Erbakan ve 550 sandalyeli Milli Meclis’in 150 sandalye ile en geniş bloğunu oluşturan Refah Partisi, eski başbakan Tansu Çiller’in seküler, sağcı Doğru Yol Partisi ile bir koalisyon hükümeti kurarak iktidara geldi. Erbakan ve Refah’ın iktidara gelmesiyle birlikte pek çok seküler Türk ve Batılı yeni bir İran, Sudan ya da Afganistan uyarısında bulundu. En seküler Müslüman ülke ilk İslamcı başbakanına sahip olmuştu.

Türkiye’de bazıları Necmettin Erbakan’ı hoca (onurlu öğretmenlere has bir lakap) olarak adlandırıp saygı gösterirken diğerleri de onu hilebaz, radikal İslami köktenci, koyun postuna bürünmüş kurt olmakla itham ettiler. Batılı bir gözlemci yeni başbakanı şöyle anlatmaktaydı:

Yıllar sonra İslam dünyasında ortaya çıkan en ilginç politikacı. İyi eğitimli ve dünyaperest olup ince siyasi manevralar konusunda ustadır. Ancak vahşi Türk siyaset arenasındaki yolunu Siyonist komplolar, Batı’nın iflası ve İslam anayasası ve kültürü hakkında ateşli söylevleriyle çizmiştir. Favorisi zarifçe dikilmiş takım ve ithal malı ipek kravatlardır ve günde beş kez ibadet eder.[3]

Başbakan olarak Erbakan’ın yetkili olduğu kısa bir dönemde Refah, dinin toplumdaki rolünü ortaya çıkarmaya çalıştı: İslami okullar, dini vakıflar, şirketler, bankalar, sosyal hizmetler ve medya alanlarında gelişme kaydedildi. Refah’ın açık teminatına rağmen hem seküler Müslümanlar hem de yüzde 95’lik Müslüman toplumda 5’lik bir paydaya sahip Aleviler gibi azınlıklar, çoğulculuk vaatlerine şüpheyle yaklaşıyorlardı. Onların kuşkusu Refah’ın yeni devlet tanımının diğerlerinin (Refah taraftarı olmayan Müslümanlar, inanmayanlar ve dini azınlıklar) haklarına saygı kabiliyetini etkileyip etkilemeyeceği üzerineydi. Kötümserler Refah’ı Cezayir’deki FİS gibi, seküler ve demokratik Türkiye’yi yıkmak üzere iktidara gelmek için demokratik sistemi kullanmakla itham ediyorlardı.

Erbakan’a en büyük engelleme tahmin edilebileceği gibi ordudan geldi. Sadık, bazılarına göre de militan seküleristler, beklendiği gibi Kemalizm’in savunucusu rolüne soyundular ve bayan öğrencilerin başörtü giyme hakkından İslami siyasete kadar dinin kamusal alanda her türlü ortaya çıkış şekline alerjik bir tepki gösterdiler. Önceki darbelerin savunulmasında ortak nokta; hükümetin Atatürk’ün sekülerizm ilkesine ihanet ettiği iddiasıydı. Böylece Türkiye’nin seküler ilkelerinden taviz konusundaki, endişelerini her fırsatta dile getirdi; İslamcı olduğundan şüphelenilen yetkililere (iddialara göre eşleri türban takıyor ya da kendileri camide namaz kılıyordu) karşı yeni bir temizlik hareketi başladı. İran elçisi Türkiye’ye şeriat düzeni getirilmesi çağrısında bulununca Ankara’nın bir ilçesi, Refah Partisi’nin güçlü olduğu ve bu çağrının yapıldığı yer olan Sincan’a tanklar gönderildi. Askerin baskısı bununla kalmayıp devam etti. 1997 baharında seküler devlete yönelik İslami bir tehdide set çekmek üzere tasarlanmış 18 maddelik bir bildiri Erbakan hükümetine sunuldu. Bu maddeler arasında İslami kıyafet giyiminin yasaklanması, İslamcıların orduya ya da devlet yönetimine girmesini engelleyecek önlemler ve dini propaganda yapıldığı ve İslamcılar için eğitim yeri olduğuna inanılan imam hatip okullarının denetime alınarak sekülerlik karşıtı tabiatları nedeniyle kapatılması bulunmaktaydı. Aynı zamanda ordu zorunlu seküler eğitimin beş yıldan sekiz yıla çıkarılmasını istiyordu. Bu endişeler ironik görünüyordu zira devlet tarafından açılıp mali destek sağlanan okullar devlet düzenleme ve soruşturmasına konu olmuşlardı. Nisan ayında General Çevik Bir, ordunun birinci önceliğinin on yıldır Kürt bölücülüğüne karşı verilen savaştan daha da önemli olarak sekülerlik karşıtı İslamcılara karşı verilecek mücadele olduğunu açıkça beyan ediyordu.[4]

.....Sürecek....

14.04.2009
Bu yazı 1126 defa okundu.

Diğer Yazıları