YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

21. YÜZYILDA İSLAM VE SEKÜLERİZM -5-

 

...Dünden devam....

Modern Seküler Köktencilik

Fransa ve Türkiye (benzer şekilde Tunus) gibi militan seküler köktenciliğin gizli olduğu ülkelerde sekülerizm basitçe din ve devletin ayrılması değildir, geçmiş ve şu anın gösterdiği üzere din ve ruhbanlık karşıtı bir inançtır. Buna göre her iki ülke de başörtüsünü yasaklama ya da giyenlere karşı ayrımcılık uygulama girişiminde bulunmuştur. Fransa, ayrıca Müslüman toplumu Fransızlaşması yolunda uyarmış ve seküler Müslüman olmalarını istemiş olup çok kültürlülüğü reddetmiş ve entegrasyon talebinde bulunmuştur.

20. yüzyılın başlarında çok sayıda Müslüman bağımsızlığına kavuşmuştur. İslam dünyasının tümünde bugün şahit olduğumuz şey milli/kültürel kimlik üzerine bir iç savaştır. Bu savaş, ulus devletlerin üst kimliği ile ruhunu tanımlamak için verilmektedir ki, yerleşik rejim ve seçkinleri yeni toplumsal güçlere karşı derinleştirmektedir. Bu yeni sosyal güçler, toplumlarını modern ancak sekülerden ziyade İslami yönelimli olarak görmek isteyen alternatif bir toplum kesitidir. Mücadele daha fazla siyasi katılım ve demokratikleşme çağrılarını giderek daha fazla birleştirmektedir. Sekülerist güçler iktidar ve imtiyazlarını elden kaçırmamak için ironik bir şekilde ve sıklıkla demokratikleşme yerine daha fazla otoriterliği tercih etmektedirler. Batılı yönetimler, sessizce razı olacakları uzun dönemli gerçeklik ve stratejilerle yüzleşmek yerine kısa dönemli kazançlardan memnundurlar.

Sonuç olarak, modern seküler (‘seküler köktencilik’in’ bir şekli) bir bakış açısına göre din ve siyasetin karıştırılması zorunlu olarak anormal (normdan uzaklaşma), akıldışı, tehlikeli ve aşırılıktır. Bunu yapanlar genellikle ‘köktenci’ (Hıristiyan, Yahudi ya da Müslüman) ya da dini fanatikler olarak yaftalanmıştır. Böylece Batı’daki seküler düşünceli insanlar (devlet yetkilileri, siyasal analizciler, gazeteciler ve genel olarak halkın büyük bir bölümü) İslam’dan kapsayıcı bir hayat tarzı olarak bahseden birey ve gruplarla karşılaştıklarında onları gerici bireyler, tehdit oluşturan bağnazlar manasında ‘köktenciler’ olarak adlandırmakta gecikmediler. İslam dünyasında çoğu yönetim ve seküler elitin tavrı genellikle benzer olmuştur. Militan mollaların imajı ile bazı birey ve grupların şiddet eylemleri din ve siyasetin karışmasının özünde olan tehlikenin temsilcisi ve kanıtı olarak algılanmıştır.

Sekülerleşme ve Modernleşme: Seküler Köktenciliğin Tehlikeleri:

Bizim akademik disiplinlerimizi, hayata bakışımızı, seküler Batılı dünya görüşümüzü etkileyen seküler önyargılar İslami siyaseti anlamamıza ve analiz etmemize karşı en büyük engeldir ve İslam’ı köktenciliğe, köktenciliği de dini aşırıcılığa indirgeme eğilimine katkıda bulunmuştur. Daha önce dikkat çekildiği gibi 1960’ların büyük bölümünde kalkınma uzmanlarından ilahiyatçılara pek çoğu için alınmış akıl şu meselde özetlenebilir: ‘Her gün her türde, nesneler daha ve daha modern ve seküler olmakta ve olacaktır.’ Modernleşme tanımına tamamlayıcı olan, toplumun ilerlemeci Batılılaşması ve sekülerleşmesiydi: kurumlar, örgütler ve aktörler.[11] Bu tavır kutupsal ikilemlerin gelişmesindeki seçenekleri gören analizlerde belirgindir: Gelenek ve modernite, Mekke ve makineleşme. Kutsal metinlerin efsanelikten çıkıp sıradanlaşması, modern çağ için seküler bir İncil, seküler şehrin zaferi (Augustine’nin City of God’ından üstün bir şekilde) ve ‘Tanrının Ölümü teolojisi’[12] olarak adlandırılan bir teolojik düşünce okulu hakkında konuşan ilahiyatçılarla din ve teoloji aynı ön kabul ve beklentileri yansıtmışlardır. Dini inanç hakkında en olumlu düşünce, onu özel bir mesele olarak ele alandır. Kişinin akademideki entelektül yetişmişlik ve nesnellik derecesi genellikle, dine zıt görünen, seküler bir liberalizm ve görecelik ile denkleniyordu. Kilise ya da sinagog üyeliği faydalı telakki edilse de siyasi adayların çoğu kendi inanç ya da dini meselelerini tartışmaktan kaçınıyordu.

Kilise ve devlet ayrımı ile Batılı, seküler kalkınma modellerinin ‘aydınlanma’ mefhumuyla kabulü dini, geleneksel inançlar yığınına indirgemiş, geçmişi anlamada değerli ancak modern siyasi, ekonomik ve sosyal kalkınma ile ilgisiz ya da onlara engel teşkil eden bir şey muamelesi ile karşılaştırmıştır. Ne kalkınma teorisi ne de uluslararası ilişkiler siyasal analizde dini önemli bir değişken olarak ele almışlardır. Din ve siyaset ayrımı dini geleneklerin tarihi, siyasi, sosyal ve ekonomik bağlamlarda kurulup geliştiği gerçeğini gözardı etmişlerdir. Doktrin ve yasaları düzenleyen bu bağlamlardır. Bu, İslam tarihinde ve hatta çok sayıda Müslümanın inancında kesin bir biçimde doğrudur. Tuhaf olan, tüm dünyada bazı analizcilerin muhafazakar rahiplere benzemesidir (dini inanç ve uygulamalara inanç ve tarihin karşılıklı etkisinin sonucu ya da daha doğru şekilde tarih sürecindeki inanç olarak bakmak yerine yalıtılmış, tek başına duran gerçeklikler olarak muamele etmişlerdir).

Dini gelenekler, muhafazakar ya da geleneksel olarak karakterize edilirken, ifşa kelimesinin özel sosyal-tarihsel bağlamlara cevap olarak insan açıklaması ya da tartışmasından faydalandığı dinamik, değişen bir sürecin ürünüdür. Dini; bir yaşam tarzından çok şahsi ya da özel hayatla sınırlı bir inanç sistemi olarak tanımlamaya ilişkin Aydınlanma sonrası eğilim İslam’ın ve dünyadaki pek çok dinin doğasını anlama yeteneğimize ciddi bir şekilde ket vurmuştur. Dinin doğasına saldırıp onu yapay olarak sınırlandırmış ve iç dinamik doğasını açığa çıkarmak yerine dini geleneklerin statik, maddeleşmiş bir kavramsallaştırmasını desteklemiştir. Bu tarzda, bu şekilde sınırlandırılmamış bir din (dini ve siyaseti karıştıran bir din) zaruri olarak geriletici, dini aşırılık ve fanatizme açık ve böylece potansiyel bir tehdit olarak görülmektedir. İslam, Batı’da (ve seküler düşünceli pek çok Müslüman tarafından) genel olarak doktrinel ve sosyokültürel olarak durağan bir fenomen ve böylece modern karşıtı ve gerici olarak düşünülmektedir. 10. yüzyılda ictihad ya da reform kapılarının kapatılması gibi mefhumların vurgulanmasına yönelik hakim eğilim bu tavrı desteklemektedir.

Müslüman toplumlarda İslami boyut ve dinamik konusundaki analizlerimizi olumsuz etkileyen ve kalıtsal olarak gerici din imajını sürdüren ikinci bir faktör onun seküler elit yönelimidir. Genelde popülist ve özelde de İslami hareketlerin doğasını anlamayı güçleştiren bir eğilimi görmek için bazı yönetim ve seçkinler mercek altına alınabilir. Bu eğilim dinin geleneğe bağlı din adamları (molla), dini uzmanlar (ulema) ve eğitimsiz ya da okuma yazma bilmeyen kitlelerin sahasında olduğu zannını güçlendirmektedir. Böylece Ortadoğu’da ya da diğer İslam toplumlarında çok az uzman dini liderleri tanımanın ya da onlarla görüşmenin, kurumlarını ziyaret etmenin ya da toplumdaki rolleri hakkında fikir edinmenin gerekli ya da uygun olacağına inandılar. Batıda eğitim görmüş Müslüman uzmanlar kadar pek çok Batılı da modern bir Batılılaşmış elitin kendileriyle aynı zihin yapısına sahip üyeleriyle ve şehir dekorları içinde çalışma ve araştırma yaparken daha rahattırlar. Batılı uzmanların çoğu Müslüman toplumları ilkeler, değerler ve beklentilerinde seküler ve Batılı olan bir modern gelişme gözlüğüyle izlediler. Uzmanlar, toplumları elitlerin yönetmesi gibi analiz edip değerlendirdiler: Yukarıdan aşağıya. Sonuç olarak ekonomik ve resmi analizciler ile medya aynı tuzağa çok sık düştü: Güçlü de olsa dar bir seküler seçkin toplum katmanında odaklanmak; sekülerizasyonu ilerlemeyle, dini de gericilik ve muhafazakarlıkla denk tutma; modernleşme ve Batılılaşmanın zorunlu olarak iç içe olduğuna inanma. Sonuçta Müslüman toplumların siyasi ve toplumsal gelişmesi ile ilgili seçenekler genellikle kutuplarda görünmektedir. Kısa bir süre önce bu tavır medeniyetler çatışması olarak karakterize edilmiştir: Gelenek ve modernlik, geçmiş ve gelecek, medrese ve üniversite, peçe ya da çador ve Batılı kıyafet ve değerler arasındaki çekim. Gerçekte savaş gelenek ve modernlik arasında değil ancak rekabet halindeki iki toplum tabakası ve onların gelişme vizyon ya da modelleri arasındadır. Geçmiştekinin aksine seküler elitin yanında modern eğitimli ancak İslami eğilimli yeni bir nesil ortaya çıkmıştır. Bu ikincisi sosyal ve siyasi hareketlerde, medyada, mesleki oluşumlarda (avukatlar, fizikçiler, gazeteciler), eğitimde ve izin verildiği takdirde orduda görülebilmektedir.

Müslüman yönetimler 21. yüzyılda kimlik, otorite ve meşruiyet konularında mücadeleye devam edeceklerdir. Gelecekte izleyecekleri yollar yerel bağlamlara ve kültürel geleneklere bağlı olarak farklılık arz edecektir. Alternatif ideolojilerin (liberalizm, Arap ulusçuluğu ve sosyalizm vs) ve pek çok hükümetin başarısızlıkları, kökleri tarih ve kültürde saklı yerel ulusçuluğa duyulan ihtiyacı arttıracaktır. İslamcılar İslami bir seçeneğin yeterli derecede çoğulcu ve farklı dini ve siyasi eğilimleri birleştirmeye yeterince tolerans gösterdiğini ispatlamaya davet edilecektir. Aynı anda, daha seküler bir yönelimi savunanlar da İslam’ın toplumdaki nüfuz edici varlığına karşı doğru olan seküler bir seçeneği benimseme ve adapte etmeye çağrılacaktır. Hem seküler hem de İslami yol, toplumdaki farklılıklara yanıt veren, inananların ve inanmayanların haklarını aynı biçimde koruyan gerçek ve açık bir çoğulculuğu güçlendiren modern sekülerizm şekillerini geliştirme konusunda meydan okumayla karşılaşacaktır.

Kaynak: Bu makale Georgetown Üniversitesi Öğretim Üyesi, Gürkan Bayır tarafından TİMETURK.com için tercüme edilmiştir.

 

Umarım yararlı olmuştur.

Saygılarımla

Halil KANARGI

16.04.2009
Bu yazı 1329 defa okundu.

Diğer Yazıları