YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

21.YÜZYILDA İSLAM VE SEKÜLERİZM

 

Dünden……

Pek çok yönetim, yöneticinin Müslüman olması ya da gerçekte olmasa da şeriat’ın anayasanın kaynağı olması gibi İslami referansları kendi kurumlarıyla birleştirerek mütevazi bir İslami görünüş sergiledi. Merkezi yönetim bunların yanında İslami kurumları (camiler, vakıflar, dini mahkemeler vs) devletin kontrolü altına almaya çalışmıştır. Müslüman yönetimlerin çoğu, İslami anayasayı batılı seküler kodlardan etkilenmiş yasal sistemlerle değiştirse de evlilik, boşanma ve miras gibi Müslüman aile yasaları gücünü korumuştur. Aile kanunları, yenileriyle değiştirilmeye karşı çok korunaklı görünmelerine rağmen reforma uğramışlardır. Yasamanın ulema’ya (dini uzmanlar) ait bir yetki olduğu İslami geleneğe karşın modern reformlar hükümet ve parlamentoların eseriydi. Ulema’nın pek çok olayda rolü neredeyse yok denecek kadar azdı. Otoriter modernleştirici yönetimlerin ve Batı yönelimli seçkinlerin devletin rolü ve yönetimine ilişkin tanımları ile Batılı kalkınma modellerini (fikir, değer ve kurumlar) ortaya koymalarında izledikleri yol hayatın tesis edilmiş bir gerçeği olarak görülmüştür. Çoğunun ulaştığı sonuç, Müslümanların pek çok rolünün aslında kayıtsız şartsız seküler bir sahnede oynanacak olmasıydı.

Seküler Yoldan Çekilme

1978-79 İran devrimi; modernleşme-sekülerleşme teorisi savunucularının yanılsamasını parçalayarak yok etmiştir. Küçük bir Fransız köyünde sürgün hayatı sürerken bir halk devrimine önderlik edip, petrol zengini, Batı’da güçlü müttefiklere ve karşı konulmaz bir orduya sahip İran şahının modernist yönetimini deviren yaşlı, sakallı bir dini lider olan Ayetullah Humeyni’nin heyulası hem uzmanların hem de yöneticilerinin hayal gücünün ötesindeydi. Mısır, Lübnan, Cezayir, Tunus gibi en modernist İslam ülkelerindeki Müslümanların siyasetinde İslam’ın yeniden dirilişi, dinin hayatın merkezinde değil de uçlarında olması gerektiğine inananların yüzüne çarpmıştır. Başlangıçta İslami uyanışı zayıf ve marjinal, yabancı ve eğitimsiz bir hareket olarak tanımlamaktan mutluluk duyanlar olduysa da bu hareketin şimdiye kadar fark edilmeden ilerleyen ‘sessiz devrim’i ortaya çıkarması neticesinde bu kişilerin inanç ve beklentileri 1980’lerin sonu ve 1990’larda ortadan kalkmıştır. İslam, sivil toplumu, siyasi parti ve teşkilatlar, sosyal hareket ve kurumlardan haberdar ederek ortalama bir toplumda varlık ve güç olarak ortaya çıkmıştır. Daha da ötesi çoğu durumda köylü değil, şehirli bir fenomen olup lider ve taraftarları çok iyi eğitimliydiler. Çoğu Müslüman toplumun seküler seçkin liderlik ve kurumları yanında yeni bir alternatif, İslami aktivizmin kurumsallaştığı derecede, tesis edilmişti. Yönetimler ve onların ekonomik kalkınma modelleri (Arap sosyalizmi ve kapitalizm) başarısız kalıp, hükümetler artan halk protestoları ve gösterilerinin ortasında kalınca yönetenler siyasi süreç kapılarını ‘gıcırdatarak’ açtılar ve seçim çağrısında bulundular. Sersemlemiş bir dünya 1980’lerin sonu ve 1990’larda yapılan belediye ve parlamento seçimleriyle İslamcıların en önde gelen muhalefet olarak ortaya çıkmalarını seyretti. Mısır, Tunus ve Ürdün gibi ülkelerde Müslüman Kardeşler ve Tunus İslami Nahda Hareketi; seçim süreci, mali kaynaklar ve medyayı kontrol eden yönetimlere karşı etkili bir şekilde boy gösterdiler.

Cezayir ve daha sonra Türkiye seküler, hayalperest ve beklenti içindekilere karşı daha da büyük bir meydan okumanın sergilendiği ülkelerdir. Seküler bir elit tabakaya sahip tek partili Arap sosyalist devleti olan Cezayir’de İslami Selamet Cephesi (FİS) belediye ve meclis seçimlerinde önemli bir ilerleme kaydetmiştir. Modern tarihte ilk defa Cezayir’in ve aslında dünyanın, seçim yoluyla iktidara gelmiş İslami bir partiye sahip olduğu görüldü. İslami köktencilerin, devrim ya da kurşunlarla iktidara gelebileceği tehdidi oyların gücüyle önlenirken, pek çok Müslüman yönetici ve Batılı devletlerin kollektif ruhları korku ile titremişti. Böylece Cezayir ordusu seküler elitin de onayıyla müdahele edip parlamento seçimlerinin son turunu iptal ettiğinde ve FİS’i acımadan baskı altına aldığında çok fazla eleştiriyle karşılaşmamıştır. Çoğu kişiye göre seküler bir yönetim ve yönelimin İslami bir alternatifle yer değiştirmesi düşünülemezdi. Buradan, FİS’i antidemokratik olarak suçlamak ve İslam ile demokrasinin uyuşmazlığını öne sürmek inandırıcı iken ordunun seküler bir seçeneği koruma adına iktidarı ele geçirmesi, özgür ve dürüst seçimleri reddetmesi onaylanmadı.

Sekülerizmin açık bir yenilgiye uğradığı ikinci büyük örnek Türkiye’de yaşananlardır. Uzunca bir süre İslam dünyasında tamamen seküler bir seçenek ve sınırlı da olsa demokratik yönetime birkaç örnekten birisi olan Türkiye sekülerizmi yenilmez görülmektedir. Aslında pek çok kişi Türkiye’yi Ortadoğu ve geniş anlamda İslam dünyasının diğer bölgeleri için bir paradigma kaynağı olarak algılamaktadır. İslami köktenciliğin yayılmasının nasıl engelleneceği konusundaki tartışmalarda gündeme gelen iki seçenek bulunmaktadır; hareketlerin zapt ve infaz edilmeleri ya da seküler İslam’ın desteklenmesi. Genellikle İslami sekülerizm olarak tanımlanan Türkiye Müslümanlığı özellikle Orta Asya’daki bağımsızlığını yeni kazanmış Müslüman ülkeler için güçlendirilecek uygun ve emin bir alternatif olarak seslendirilmiştir. Önemli bir İslamcı ve politikacı olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki İslami bir parti, Refah Partisi’nin ortaya çıkışı az sayıda insanı endişelendirmiştir. Refah’ın seçim sonuçları çok etkileyici değildi. Türkiye’nin laik devleti, yerleşik seküler gelenek ve seçkinleri ve askeri bekçileriyle birlikte yenilmez görünüyordu.

13.04.2009
Bu yazı 1175 defa okundu.

Diğer Yazıları