YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

Filistin Sorunu-5-

-Devam-

Siyonist hareketi destekleyen bir diğer ülke ise Rusya’ydı. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi aslında tüm olup bitenler güç dengesi ve çıkar çatışmalarının bir ürünüydü. Rusya’nın en büyük korkusu Almanların- Yahudilerin hamisi gibi davranarak- Filistin üzerinden Ortadoğu’da söz sahibi olmalarıydı. Almanlar Yahudileri desteklemeyi bırakınca, Ruslar da vermiş olduğu desteği çekmişti.

        Fransa ise Siyonist hareketi hiçbir zaman desteklememişti. Ortadoğu’da istikrar ve barış ortamının hakim olması Fransız çıkarları açısından hayati önem taşımaktaydı. Theodorl Herz tüm Avrupa ülkelerini ziyaret etmesine rağmen, destek için, Fransa’yı ziyaret etmemişti. Hatta Fransa Avrupa devletlerine şöyle bir nota göndermişti: Eğer bir Avrupa devleti Filistin’de kurulacak Yahudi devletini destekleyecek olursa karşısında Fransa’yı bulacaktı.” Hatta Fransa, Filistin’e alternatif olarak “Uganda”yı yerleşim yeri olarak gösterecekti.

      Amerika Birleşik Devletleri ise Yahudi sorununa tamamen farklı bir boyuttan bakmaktaydı. Amaç Osmanlı Devleti’ni parçalanmak değil, temsil ettikleri (ya da en azından öyle zannettikleri) savundukları değerleri hayata geçirmekti. Yahudi halkının, Osmanlı Devletinin baskısı altında yaşadıklarına ve bu halkın korunması gerektiğine inanmaktaydılar. Hatta sırf bu anlayıştan dolayı ilerde “Ermeni halkını” da destekleyeceklerdi. Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta ise, İstanbul’a gelen Amerikan elçilerinin genellikle Yahudi kökenli olmasıydı.

       Devletlerin Yahudi sorunlarına yaklaşımları bu şekilde iken, Osmanlı Devleti de Filistin’e yapılan yasadışı göçü engellemenin uğraşı içersindeydi. Osmanlı Devleti büyükelçiliklerine gönderdiği bir emirle şüpheli görünen şahıslara vize verilmemesini emretmişti.  Örneğin Yahudiler, Hayfa ve Yafa’ya gitmek istediklerinde vizelerini Osmanlı elçiliklerinde onaylatmak zorundaydılar aksi takdirde Filistin’e girmeleri yasaklanmıştı. Sultanın hafiyeleri gerçekten çok iyi çalışıyorlardı ve bu kişileri anında saraya bildiriyorlardı. Haber alma teşkilatı o kadar iyi çalışıyordu ki, Filistin’e kaçak gelecek yolcuların hareket saatini, varış noktasını ve hangi gemiyle geleceklerini dahi biliyorlar ve bunu telgraf vasıtasıyla gizli kod şeklinde gönderiyorlardı.

      1882 yılında, Osmanlı Devleti hacılar hariç tüm Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra kolonileştirme faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar. 1884 yılına gelindiğinde Dâhiliye Nazırı yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dâhil olmak üzere vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar.

      1887 yılına geldiğimizde Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı. Daha sonra ise Osmanlı Devleti Yahudilerle değil de yabancı ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.

       Batı Avrupa devletlerinin vermiş olduğu pasaportlarda “din” veya  “mezhep” diye bir bölüm yer almamaktaydı. Bundan dolayı kimin Yahudi olup olmadığını anlamak da zorlaşıyordu.1898 tarihinde Filistin’de bulunan yabancı devlet temsilcilerine Filistin idarecisi tarafından bir bilgilendirme yapıldı.  Buna göre, Filistin’in kapıları uyruğunu farklı gösteren tüm Yahudilere kapalıydı.  Bu önlem göçü önleme konusunda bir nebze etkili olmuştu. Göçü engellemek için alınan bir diğer önlem ise Siyonistlere toprak satışının engellenmesiydi. 1867 tarihli “Arazi Kanunnamesi” Yahudilere toprak satışını engellemiyordu. Osmanlı yönetimi 5 Mart 1883 tarihinde yeni bir toprak kanunu çıkardı. Bu yeni kanun şöyle diyordu; Osmanlı Devleti’nin izni olmadan milliyetini değiştiren Yahudilere ve diğer yabancı güçlerin vatandaşı olan Yahudilere toprak satılamaz. Bu kanundan sonra, Avrupa ve Amerikan vatandaşı olan Yahudiler Filistin’de torak satın alma haklarını kaybettiler. Fakat Osmanlı Yahudileri üzerinde böyle bir sınırlama yoktu. Osmanlı Yahudileri toprak alımı konusunda yabancı uyruklu Yahudilere yardım ettiler. Görünürde senetler Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler adına düzenlenirken, gerçekte mülkiyet yabancı uyruklu Yahudilere ait oluyordu. Bu şekilde kolonileştirme süreci devam ediyordu.

SONUÇ:

     Özetlemek gerekirse, II. Abdülhamid döneminde alınan tüm önlemlere rağmen Siyonist hareket oldukça etkili olmuştur. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik çöküntüden faydalanmak isteyen Yahudiler, imparatorluğu dış borç batağından kurtarmayı teklif edip karşılığında da Filistin’de yerleşim hakkı elde etmeyi amaçlamışlardır. Fakat Sultan II. Abdülhamid Kudüs konusundaki hassasiyeti, Yahudilerin emellerine ulaşmasını geciktirmiştir.  Aslında II. Abdülhamid dönemi Siyonistler ve sultan arasında geçen bir mücadeleye sahne olmuştur. Filistin’e yapılan Yahudi göçünü önlemek için sultan tarafından alınan tüm tedbirler bir şekilde-Avrupa ve Amerika’nın da yardımıyla- Yahudiler tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Sonuç olarak resmin geneline baktığımızda kim ne derse desin, Sultan II. Abdülhamid elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Fakat Yahudilerin Filistin’e göçünü engelleyememiştir.

Kaynak: http://www.turksam.org/tr/a605.html

 

 

      H.K: Değerli okuyucular, Filistin kanayan yaradır. Dünyanın hemen her köşesinde vatanını korumayı becerememiş insanların karşılaştığı en ağır dramı bu günlerde Filistin Milleti yaşamaktadır. Bu dramı yaşamalarının altında yatan en önemli neden Osmanlı İmparatorluğuna İhanet eden Arap Aşiretlerine karşı çıkmayışları ve Türk Milletinin yanında yer almayışlarıydı. Avrupa’nın hemen her ülkesinde, Arabistan da ve içimizde de Padişah II.Abdülhamit’e “KIZIL SULTAN” diyenler o kadar çok ki. Oysa bu çirkin lakabı taktıkları Osmanlı Padişahının FİLİSTİN MESELESİNDE neler yapmış olduğunu kısaca ve sırayla buraya tekrar yazacağım. Bu günleri o yıllardan görüp engellemek için çok şeyler yapmış olduğunu göreceksiniz.

 

 

  NE İSTEMİŞLER?      NE TEKLİF ETMİŞLER?    NE YAPMIŞ?

  ****    Theodorl Herzl 1886 ile 1892 yılları arasında beş defa İstanbul’u ziyaret etti. Fakat çabaları zaman kaybından başka bir şey değildi. Ne Osmanlı yöneticilerinden ne de Sultan II. Abdülhamid’in kendisinden herhangi bir cevap alamadı. Daha sonra Newlinski ve Herzl, Filistin’de Yahudi yerleşim yerlerinin açılması konusunda Abdülhamid’i ikna edebilmek için birlikte hareket etme kararı aldılar. Abdülhamid için Polonya’da muhbirlik yapan Newlinski, Herzl ve sultan arasında bir elçi gibi hareket ediyordu. Newlinski Herzl ile görüştükten sonra İstanbul’a giderek, Filistin’de oluşturulacak Yahudi yerleşim merkezleri karşılığında sultana 20.000.000 pound önerdi. Fakat beklendiği gibi Abdülhamid bu cömert teklifi elinin tersiyle itti. Sultanın cevabı oldukça net ve açıktı. Hiçbir surette, Filistin’de Yahudi yerleşim merkezleri oluşturulamazdı. Abdülhamid han şöyle demiştir:

* Bu toprakların bir karışını bile satmam, çünkü bu topraklar bana değil, halkıma aittir. Halkım bu toprakların her karışı için kanını feda etmiştir… Türk imparatorluğu bana değil Türk halkına aittir. Bu yüzden onun hiçbir parçasını geri veremem. Bırakın Yahudiler paralarını kendilerine saklasınlar. İmparatorluğum çöktüğünde Filistin’e para ödemeden sahip olacaklar. Cesetlerimiz paylaşılabilir fakat yaşayan bir vücut üzerinde herhangi bir operasyon yapılmasına izin veremem”.

****    Takvimler 5 Şubat 1982’yi gösterdiğinde, II. Abdülhamid Herzl’i saraya çağırdı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kapılarını Yahudilere açmaya hazır olduğunu söyledi ama bazı şartları vardı.

i) Gelecek olan Yahudiler Osmanlı İmparatorluğuna gelmeden önce “Osmanlı uyruğunu” kabul edeceklerdi.

ii)  Yahudi halkı nereye isterse oraya yerleşebilecekti fakat Filistin toprakları hariç.

       Yahudiler bu şartları kabul ettikleri takdirde, Yahudi bankerler Osmanlı borçlarını yeniden yapılandıracaklar, bunun karşılığında ise madenlerin işletilme hakkına sahip olacaklardı. Mevcut madenler ve yeni maden ocakları Yahudiler tarafından işletilebilecekti. Fakat anlaşmanın maddeleri her iki tarafı da memnun etmemişti. Herzl’e göre, Sultanın bahşettiği ayrıcalıklar Yahudi toplumunu ikna etmek için yeterli değildi.

****        Aradan biraz zaman geçtikten sonra II. Abdülhamid Theodorl Herzl’i tekrar saraya davet etti ve borçların yapılandırılması konusunda Fransızlarla devam etmekte olan görüşmelerden kendisini haberdar etti. Yani “eğer siz bize mali yönden destek olmazsanız, bu işi Fransızlara vereceğim” diyordu. Ama Yahudi bankerlerin daha iyi bir teklif vermesi halinde, bu projeyi Fransızlar yerine, tebaası olan Yahudilere vermeyi tercih edecekti. Bu iyiliklerine karşın, sultan şefkatli kanatlarını Yahudi tebaasının üzerinden eksik etmeyecekti. Herzl bu teklife, yeni bir teklifle karşılık verdi. Öncelikle ödenmemiş borçların faiz tutarı olan 1.500.000 pound ödemeyi ve daha sonra da 30.000.000 pound değerindeki Osmanlı borçlarının Yahudi bankerler tarafından ödenmesini teklif etti.  Böylece, Osmanlı Devleti hem Duyun-u Umumiye’den hem de Büyük Güçlerin baskısından kurtulacaktı. Tabii ki bu kadar hizmet karşılıksız ol(a)mazdı. Ödül olarak Akka’yı ve Hayfa’yı istemekteydi.

****      Aslında mevcut durum ve gelişmeler Yahudilerin “ Yahudi Devleti” kurmaya istekli olduğunu gösteriyordu. Bunu başarabilmek için de öncelikle bütün dünyadan Filistin’e ya da yakın bölgeler Yahudi göçünün başlatılmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Özellikle Avrupa’dan gelenler tarımla uğraşan mültecilerdi. Fakat II. Abdülhamid Yahudilerin gerçek niyetini çok bilmekteydi. Gerisini II Abdülhamid’in kendisinden dinleyelim:

“Siyonistlerin lideri olan Theodorl Herzl sözleriyle beni ikna edemedi. Onların amacı sadece tarımsal faaliyetler değil bunun yanında siyasi temsilciliklere ve kendi hükümetlerine sahip olmak istiyorlardı. Eğer benim buna izin vereceğimi zannediyorlarsa, Yahudiler gerçekten çok saf olmalılar. Yahudileri, Osmanlı tebaasının bir parçası olarak düşündüğümde seviyorum fakat onların Filistin hakkındaki planlarını düşündüğümde onlardan nefret ediyorum”

      Hem Türkler hem de Araplar Müslüman’dı. Devlette önemli mevkilere ve kilit görevlere gelebilmek için Müslüman kimliğine sahip olmak önemli bir avantajdı. Osmanlı Devleti nezdinde Hıristiyan Araplar Müslüman Araplar kadar değerli değildi. Daha sonra da görüleceği gibi bu ayrımın da etkisiyle,  “Arap Milliyetçiliği”nin bayraktarlığını yapanlar Hıristiyan Araplar olacaktı. Örneğin Lübnan’da kurulan “Beirut Secret Association” derneği çoğunlukla Hıristiyan Araplardan oluşuyordu. Türkler uzun bir zaman İslam’a hizmet etmiş ve bu yüce dinin sancaktarlığını yapmışlardı. Aslında Türkler hem İslam’ın uzak coğrafyalara yayılmasını sağlamış hem de Araplara karşı herhangi bir asimile hareketinde bulunmamışlardı. Fakat dalga dalga yayılan milliyetçilik rüzgârından Araplar da nasibini almıştı.

HK: Burada bazı satırlara dikkatinizi çekmek istiyorum. Son yıllarda fazlaca türemiş olan ümmetçi geçinen aydın kesimin yazarlarının sıkça kullandığı bir cümle var, öyle ki ihanet ustaşı Mekke Şerifi Hüseyini bile unutturmaya çalışanların “ARAPLAR BİZ TÜRKLERE İHANET ETMEDİ” diye sürekli pompaladıkları fikirleri çürüten aşağıdaki satırlara ve sözlere dikkat etmenizi istiyorum. 

Hıristiyan Araplar Müslüman Araplar kadar değerli değildi. Daha sonra da görüleceği gibi bu ayrımın da etkisiyle,  “Arap Milliyetçiliği”nin bayraktarlığını yapanlar Hıristiyan Araplar olacaktı. Örneğin Lübnan’da kurulan “Beirut Secret Association” derneği çoğunlukla Hıristiyan Araplardan oluşuyordu.”  

HK: Dahası içlerinde Müslüman Aşiretler ve Liderleri de vardı.

****       1882 yılında, Osmanlı Devleti hacılar hariç tüm Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra kolonileştirme faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar. 1884 yılına gelindiğinde Dâhiliye Nazırı yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dâhil olmak üzere vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar.

****      1887 yılına geldiğimizde Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı. Daha sonra ise Osmanlı Devleti Yahudilerle değil de yabancı ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.

**** Göçü engellemek için alınan bir diğer önlem ise Siyonistlere toprak satışının engellenmesiydi. 1867 tarihli “Arazi Kanunnamesi” Yahudilere toprak satışını engellemiyordu. Osmanlı yönetimi 5 Mart 1883 tarihinde yeni bir toprak kanunu çıkardı. Bu yeni kanun şöyle diyordu; Osmanlı Devleti’nin izni olmadan milliyetini değiştiren Yahudilere ve diğer yabancı güçlerin vatandaşı olan Yahudilere toprak satılamaz. Bu kanundan sonra, Avrupa ve Amerikan vatandaşı olan Yahudiler Filistin’de torak satın alma haklarını kaybettiler.

 

HK: İşte böyle değerli okuyucular. Filistin Sorunu bu. Şimdi orada bir Yahudi devleti var. Biz Türkler, Atalarımız, ne kadar engellemek isteseler de, Osmanlı Yöneticilerinin ve Tebaa olarak sayılan Ermenilerin ihanetleri, Arapların ihanetleri ve insansal zaaflar yüzünden Osmanlının aciz duruma düşmesi, borç kıskacına sokulması memleketin sınırlarını koruyamaz hale gelmemizi ve sonuçta da büyük bir savaş kıskacına girmemizi ve bu gün üzerinde çok sayıda ülkenin olduğu parçalanmış bir coğrafyayla karşılaşmamız…

            Daha acısı da neredeyse ANADOLU muzu da elimizden alacaklardı. Çok şükür ki bu günleri, bizim için canlarını vermiş ve şehit olmuş o yüce insanlar sayesinde HÜR ve ÖZGÜR olarak vatanımızda yaşamaktayız. Ruhları şad olsun…

30.04.2009
Bu yazı 1132 defa okundu.

Diğer Yazıları