YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

Filistin Sorunu -3-

-Devam-

Duyun-u Umumiye borçları bahane ederek sık sık devletin iç işlerine karışıyordu ve bir an önce bu kurumdan kurtulmalıydı. Yahudiler herhangi bir devletin koruması altında olmadığından ya da bir devletleri olmadığından, Yahudi bankerlere borçlu olmak Osmanlı Devleti açısından bir tehdit oluşturamazdı.

          1903 yılında İngiltere ilginç bir teklifte bulundu ve “Uganda”yı Yahudi yerleşimi için alternatif bir yer olarak gösterdi. Yahudilerin şimdiye kadarki tüm girişimleri boşa gitmişti. II. Abdülhamid’ e kalsa Filistin’in bir çakıl taşını dahi vermeyecekti. Herzl tarafından kabul edilmeyen bu teklif Yahudiler arasında fikir ayrılığına sebep oldu. Bir grup, çok uzun zaman sonra ilk defa kendilerine ait bir ülkeye sahip olabilmenin hayaliyle Uganda teklifine sıcak baktı. Öte yandan daha dindar olan grup ise ana yurtlarının Filistin olması konusunda ısrar etmekteydi. Uganda’daki yaşam koşullarının araştırılması için bu ülkeye bir araştırma grubu gönderildi. 1905 yılında Basel’de toplanan 7. Siyonist Kongre’de, Uganda’nın anavatan olması reddedildi. Bu kongre esnasında red kararının çıkmasında Chaim Weizmann’ın büyük katkısı olmuştur.

     Theodorl Herzl 1944 yılında öldü. Kısa bir zaman sonra, muhalefet grubundan “diplomasi yöntemini” hedef alan protestolar yükselmeye başladı. Muhalefet grubuna göre diplomasi “zaman” ve “enerji” kaybından başka bir şey değildi. En kısa zamanda kolonileştirme hareketleri başlatılmalıydı. Filistin bölgesinde başlatılacak olan kolonileştirme hareketi ve Yahudi göçmenler sayesinde, gelecekte özerk bir Yahudi Devleti kurmak mümkün olacaktı. Mümkün olan en kısa zamanda, dünyanın her yerinden Filistin’e göç başlatılmalıydı. Bu projeler devam ederken, Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanın kim olacağı da önemli bir problem haline gelmişti Yeni lider kim olabilirdi? Bu kişi, Litvanya doğumlu David Wolfson’dan başkası değildi. Kısa bir zaman sonra Wolfson tüm Yahudileri ortak bir amaç etrafında toplayacaktı. Filistin!

       Wolfson da kutsal amaçlarına ulaşmak için diplomasi yolunu tercih etti. Filistin’e giden yolun İstanbul’dan geçmek zorunda olduğunun farkındaydı. 25 Ekim 1907 tarihinde Wolfson yeni bir teklifle İstanbul’a geldi. 50.000 Yahudi aile Filistin’e yerleştirilecekti fakat Kudüs’e herhangi bir yerleşim yapılmayacaktı.  Buna ilaveten, göç eden Yahudiler Osmanlı vatandaşlığını kabul edecek ve askeri görevlerini yerine getireceklerdi. Yerleşimlerin nerelere yapılacağına ise hükümet karar verecekti. Bunun karşılığında ise Osmanlı Devleti’ne 2.000.000 pound yardımda bulunacaklardı. Osmanlı gibi büyük bir devlet için bu miktar oldukça azdı. Fakat padişah iyi niyetini göstermek için “Anglo-Levantine British Company” nin kurulmasına izin vermişti.

      II. Abdülhamid döneminin diğer önemli bir sorunu ise “Kapitülasyonlardı”. Yabancılara verilen bu imtiyazlar iki cihetten çok zararlıydı. Birincisi ekonomik, ikincisi ise siyasi. Yabancı tüccarlar herhangi bir gümrük vergisi ödemiyorlardı, yani vergiden muaflardı. Bu muafiyet devletin gümrük gelirlerinin her geçen gün biraz daha azalması ve küçük ölçekli yerli esnafın güç kaybetmesi demek oluyordu. Fakat olayın siyasi boyutu ekonomik boyutundan daha önemliydi. Kapitülasyonlar himaye (protegé) sistemini de beraberinde getirmişti. Örneğin, eğer bir kişi kapitülasyonlardan faydalanan devletlerden birisinin vatandaşlığına geçerse, Osmanlı Devleti içersinde belirli ayrıcalıklara sahip olabiliyordu. İlk zamanlar bu hak kutsal yerlerde yaşayanlara verildi. Daha sonra bu haktan faydalananların sayısı giderek arttı.

        Fetihlerin durmasından sonra devlet temel gelir kaynağını kaybetti ve gelirler düşmeye başladı fakat devletin harcamaları durmuyordu, giderler bir şekilde karşılanmalıydı. Bunun da yegâne yolu “reaya”dan daha fazla vergi alınmasıydı. Müslüman kesim gelirlerinin önemli bir kısmı vergi olarak devlete gitmekteydi. Diğer tarafta ise Büyük Güçlerin vatandaşlığında bulunanlar kapitülasyonlardan dolayı vergi vermemekteydi. Sonuç olarak, Müslüman olmayan diğer vatandaşlar da bu ayrıcalıktan faydalanma yoluna gideceklerdi. Batılı devletlerin vatandaşlığını seçen azınlıklar vergi yükünden kurtuluyorlardı.

      Farklı bir perspektiften bakarsak, himaye sisteminin Osmanlı tarafından kabulü, azınlıkların bağımsızlığına giden yolda önemli bir basamak olmuştur. Rusya Slavları, Fransa Katolikleri, İngiltere de Protestanları ve Dürzîleri himayesine almıştı. Büyük Güçler bu koruma ve kollama işine oldukça hevesliydi. Bu şekilde Osmanlı Devleti’nin içişlerine istedikleri gibi müdahale edebilirlerdi. Zaten, Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılına bakacak olursak, yabancı devletlerin azınlık haklarını bahane ederek devamlı surette Osmanlının içişlerine karıştıklarını görürüz. Özellikle Fransa, Kanuni Sultan Süleyman’dan (1520–1566) beri Kutsal yerler üzerinde önemli ayrıcalıklara sahip olmuştu. Kutsal mekânların ve ibadet yerlerinin tamiri gibi işler Fransa tarafından yapılmaktaydı. Fransa bu şekilde diğer Hıristiyan Avrupa devletleri nezdinde daha önemli bir ülke haline gelmiş oluyordu. 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’yla Rusya da Osmanlı sınırları içersinde yaşayan Ortodoksların koruyucusu haline geldi.

      Azınlıkların koruyucusu haline gelen devletlerarasındaki mücadele kendisini teşkilatlanmada da gösterdi. Osmanlı Devleti ve Rusya arasında vuku bulan Kırım Savaşı’ndan (1856) sonra, İtalyanlar ve Almanlar, Hıristiyanlığın “Kutsal Mekânları” kabul edilen önemli dini merkezlerin bakım ve onarımı için bir takım ayrıcalıklar elde etti. Buna ilaveten, İngiltere 1840 yılında “Society of London Jews” ve “London Missionary Societ” adlı iki kurum kurdu. Filistin’de hastane, yurt ve kütüphaneler inşa etti. İngilizlerin hedefi Filistin topraklarında Protestan bir koloni oluşturmaktı. Almanlar ise benzer çalışmalarda bulundular ve “Tempelgemein Society” i kurdular. Almanların görünürdeki amacı ise Wurtlembengli’den göç eden tüccar ve çiftçilerin güvenliğini sağlamaktı. Almanlar, Katolik dünyası üzerindeki Fransız nüfuzunu kırmak için büyük çaba sarf etmişlerdi.

       Rusya’da bu güç mücadelesinden uzak kal(a)mamıştır. Küçük Kaynarca Anlaşması’yla Ortodoks Hıristiyanların koruyucusu haline gelen Rusya, Suriye Ortodokslarını da himayesine almaya çalışmıştır. Aynı zamanda Filistin’de de yoğun misyonerlik faaliyetlerinde bulunuyordu. Büyük Güçler önce birbirlerine karşı daha sonra da Osmanlı Devletine karşı çetin bir mücadele vermekteydiler. Asıl mücadele ise İngiltere ve Rusya arasında yaşanmaktaydı. Çar’ın amacı Protestanları Ortodoks yapmaktı. Benzer bir mücadele ise Fener Rum Patrikhanesi ile Rusya arasında görülmüştür.

      Yukarıda bahsettiğimiz din merkezli güç mücadelelerini göz önüne aldığımızda, Yahudi halkının Filistin’e yerleşmesi yeni problemlerin (daha doğrusu müdahalelerin) başlamasına neden olacaktı. Sultan II. Abdülhamid düşmanlarına böyle bir koz vermeyecek kadar zekiydi. Osmanlı uyruğuna geçmemekte direnen Yahudiler, yabancı güçlerin güvenlik şemsiyesi altında kalmaya devam etmek istiyorlardı. Bunun yanında kapitülasyonların getirmiş olduğu ticari ayrıcalıkları da kaybetmeyi göze alamıyorlardı.

       Siyonist hareketi destekleyen ve sorunun bugünkü çetrefilli haline gelmesinde en fazla katkısı olan Batılı devlet hiç şüphe yok ki İngiltere olmuştur. 1847 tarihinde, İngiltere elçiliği, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşayan Yahudilerin korunması Saray’a için bazı yazılı başvurularda bulunmuştu. II. Abdülhamid’in yönetimi esnasında Girit ve Ermeni sorunu devleti yeterince meşgul etmişti. Bu gelişmeler yaşanırken bir de Yahudi sorunuyla başını ağrıtmak istemiyordu. 1897 Basel Konferansı’nda yapılan Siyonist Kongresi’nde alınan karar şöyleydi; Siyonistler bir devlet kurmak istemiyorlardı onun yerine kanunların korumasına tabi olan bir Yahudi vatanı oluşturmaya karar vermişlerdi. Fakat Osmanlı Devleti açısından bakıldığında bu oluşum, devletin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı açısından oldukça tehlikeliydi.

28.04.2009
Bu yazı 1088 defa okundu.

Diğer Yazıları