YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

Filistin sorunu -4-

Devam

 

 

      Aslında mevcut durum ve gelişmeler Yahudilerin “ Yahudi Devleti” kurmaya istekli olduğunu gösteriyordu. Bunu başarabilmek için de öncelikle bütün dünyadan Filistin’e ya da yakın bölgeler Yahudi göçünün başlatılmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Özellikle Avrupa’dan gelenler tarımla uğraşan mültecilerdi. Fakat II. Abdülhamid Yahudilerin gerçek niyetini çok bilmekteydi. Gerisini II Abdülhamid’in kendisinden dinleyelim:

“Siyonistlerin lideri olan Theodorl Herzl sözleriyle beni ikna edemedi. Onların amacı sadece tarımsal faaliyetler değil bunun yanında siyasi temsilciliklere ve kendi hükümetlerine sahip olmak istiyorlardı. Eğer benim buna izin vereceğimi zannediyorlarsa, Yahudiler gerçekten çok saf olmalılar. Yahudileri, Osmanlı tebaasının bir parçası olarak düşündüğümde seviyorum fakat onların Filistin hakkındaki planlarını düşündüğümde onlardan nefret ediyorum”

      Hem Türkler hem de Araplar Müslüman’dı. Devlette önemli mevkilere ve kilit görevlere gelebilmek için Müslüman kimliğine sahip olmak önemli bir avantajdı. Osmanlı Devleti nezdinde Hıristiyan Araplar Müslüman Araplar kadar değerli değildi. Daha sonra da görüleceği gibi bu ayrımın da etkisiyle,  “Arap Milliyetçiliği”nin bayraktarlığını yapanlar Hıristiyan Araplar olacaktı. Örneğin Lübnan’da kurulan “Beirut Secret Association” derneği çoğunlukla Hıristiyan Araplardan oluşuyordu. Türkler uzun bir zaman İslam’a hizmet etmiş ve bu yüce dinin sancaktarlığını yapmışlardı. Aslında Türkler hem İslam’ın uzak coğrafyalara yayılmasını sağlamış hem de Araplara karşı herhangi bir asimile hareketinde bulunmamışlardı. Fakat dalga dalga yayılan milliyetçilik rüzgârından Araplar da nasibini almıştı.

      II. Abdülhamid, aslında Arap tebaasına daha çok önem veriyordu. Bu önem de yukarda da bahsettiğimiz gibi onların Müslüman olmalarından ileri gelmekteydi. Örneğin önceki dönemlerde Araplar devlet kademesinde önemli görevlere getirilmişlerdi. Meclis-i Mebusan’a ve Meclis-i Ayan’a temsilciler göndermişlerdi. Hatta padişahın en önemli danışmanı ve yardımcısı konumunda olan sadrazamlık makamında bile yer almış Arap kökenli sadrazam vardı.

      II. Abdülhamid, artan milliyetçilik akımları karşısında İslam dünyasını ayakta tutabilmek için halifelik makamını çok iyi kullanmıştır. Özellikle Büyük Güçlerin sömürgelerinde yer alan Müslümanları kullanma kozu zaman zaman işini kolaylaştırmıştır. İslamcılık akımını güçlendirmek için belirli projeler hayata geçirilmişti. Örneğin Hicaz demiryolu projesi bunlardan bir tanesiydi. Bu proje sayesinde İstanbul ve Kutsal topraklar arasındaki mevcut gönül bağı, demiryolu ağı ile daha da sağlamlaştırılmıştı. Özellikle Mekke ve Medine’deki Müslümanların sempatisini kazanabilmek için bu projeye çok önemli miktarda harcamalar yapılmıştı. İslamcılık, batı sömürgeciliği karşısında direnebilme gücü sağlayan önemli bir dayanak noktası idi. Fakat Cezayir (1830) ve Mısır (1882) gibi Müslüman ülkeler tek tek Batılı devletlerin sömürgesi haline gelmekteydi.

      Sultan II. Abdülhamid gerçekten mütedeyyin bir insandı. Takip ettiği İslamcılık politikaları sayesinde, Müslümanlar arasında işbirliği ve dayanışmanın olabileceği kanısı oluşmaya başlamıştı. İşte böyle bir dayanışma ortamında Hıristiyanlara ve de Yahudilere (öteki algılaması bağlamında) kuşku ile bakılmaktaydı. Zaten Kuran’da da Yahudiler hakkındaki mevcut ifadeler, Yahudilere karşı bir antipati oluşmasına neden olmuştu.[i] Bütün olumsuzluklara rağmen Araplar ve bölge yerlisi olan Yahudiler (Sefardim) mutlu ve huzurlu bir şekilde birlikte yaşıyorlardı. Bu durum birbirlerinin dinlerine ve geleneklerine saygı göstermeyi sürdürebildikleri sürece de devam etti. Fakat Avrupa’dan göç eden Aşkenazi Yahudileri için aynı şey söylenemezdi. Dışardan gelip misafir konumunda olmalarına rağmen ev sahibi Filistinli Arapların varlığından rahatsız oldular. Herzl’in şu ifadesi bu durumu gayet iyi açıklamaktadır: Size, milletsiz bir vatan vermeye söz veriyorum”.

       Avrupa’dan özellikle de Rusya’dan göç eden Yahudiler, Filistinli Arapların haklarına gerekli saygıyı göstermediler. Kendi gelenek ve inançlarını Müslüman bir toplumda egemen hale getirme çabasına girişmeleriyle bu iki kültür arasındaki sürtüşme başlamış oldu. Siyonistlerin kolonileştirme politikasına göre Araplar Filistin’i terk etmeliydi ve Araplar burada yaşamayı hak etmiyorlardı. Uzun bir zaman vatansız halde yaşamak zorunda kalmış olan Yahudilerin, aynı şeyi bu defa Filistinli Araplar için istemesi ne kadar garipti. Bu aslında bize bir zamanlar “köleyken” daha sonra “kral” olan birisinin hikâyesini anımsatıyor. Belleğini yitiren bir kral! 

      Artan Yahudi göçü, Filistin bölgesine beraberinde huzursuzluk ve çatışma getirdi. Kısa zamanda Yahudilerin ekonomik hayata hâkim olması sonucunda birçok Arap işsiz kaldı. Organize bir şekilde hareket eden ve teknolojinin nimetlerinden yararlanan Yahudiler karşısında, küçük ölçekli Arap işletmeleri kısa zamanda geriledi. Fakat göçün ilk zamanları göz önüne alınacak olursa aslında ilk Yahudi yerleşimcilerin tarımdan falan anladığı yoktu. Rothschildler gibi varlıklı Yahudi aileler olmasa hayatta kalmaları bile mümkün olmayabilirdi. Kısacası Yahudiler kısa zamanda bölge ekonomisinin efendileri olmuşlardı. Diğer bir ifade ile Filistinli toprak zenginleri kendi anavatanlarında ekonomik yönden köle durumuna düşmüşlerdi Filistin’deki Arap tebaasının fakirleşmesinden rahatsız olan Sultan II. Abdülhamid, Arap ümmetinin yaşam koşullarını daha iyi hale getirmek için bir takım önlemler aldı. Araplara Osmanlı İmparatorluğu’ndaki boş alanlardan faydalanabilmek için gerekli olan başvurma hakkı verildi fakat tahmin edileceği gibi bu hak Yahudiler için geçerli değildi.

       Yahudi sorununun ciddiyet boyutunu çok iyi bir biçimde kavrayan Sultan II. Abdülhamid, Yahudilerin Filistin’de toprak satın almasını engellemeye çalıştı. Bu engellemeleri yaparken “Yıldız” gizli servisinden çok faydalandı. Bu servis, hiç zaman kaybetmeden Yahudiler tarafından atılan her adımı anında saraya rapor ediyordu. Bunun yanında Viyana, Paris, Londra ve Berlin’deki büyükelçilikler Siyonistlerin Filistin’le ilgili planlarını detaylı ve düzenli bir şekilde Yıldız Sarayı’na aktarıyorlardı. Sultanın hafiyeleri dergi ve gazetelerde konuyla ilgili olan yerlerin kopyalarını anında saraya iletiyorlardı. Abdülhamid Han’ın en büyük kozu olan “Güçler Dengesi” politikasının bir sonucu olarak, Büyük Güçlerin Siyonist hareketi desteklemeleri belirli bir süre engellenebilmişti.  Fakat alınan tüm karşı tedbirlere rağmen, Yahudiler bir şekilde Filistin’e yerleşmeyi başardılar. Bab-ı Ali’nin politikası ise Yahudi milletini Osmanlı tebaasına dâhil etmeye çalışmaktan ibaretti.

        II. Abdülhamid’in kendisine bir nevi yakın gördüğü Almaya da Siyonist oluşumu desteklemekteydi. Burada bir ikilem göze çarpmaktadır. Almanlar, bir yandan Yahudi ırkından nefret ederken diğer yandan Yahudi politikalarına destek veriyorlardı. Aslında olay oldukça basitti. Tek amaçları aşağı bir ırk olarak gördükleri Yahudileri Almanya’dan def etmekti. Gittikleri yer o kadar da önemli değildi. Sultan Abdülhamid II, Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa’yı II. William’a Yahudilere verdiği desteği sonlandırması için gönderdi. Tevfik Paşa bu görevinde başarılı olmuştu. Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu’nun güçlü bir müttefiki idi ve Ortadoğu’ya nüfuz edebilmesi için bu ülkenin desteğine muhtaç idi.  Başta destek verdikleri Siyonist hareketin aslında Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına zarar vereceğine kanaat getirdiler. Berlin Anlaşması’yla Avrupalı devletler Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü garanti etmişlerdi.



 

29.04.2009
Bu yazı 1140 defa okundu.

Diğer Yazıları