YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Halil Kanargı

FİRAVUNUN CESEDİ

 

Güzel Aydınımızın güzel insanları.
      Kaynak olarak gösterdiğim http://www.haber10.com/makale/15477internet adresinde okuyabileceğiniz bu makale yazar İhsan Eliaçık tarafından yazılmıştır. Yazmış olduğu konu ve sormuş olduğu soru o kadar önemli ki, yıllardır din tüccarları tarafından kandırılan ve mucizelere inandırılarak bekler hale getirilmiş insanların düştüğü durumu gözler önüne seren bir makale ortaya çıkmış.
      Sayın Eliaçık’ın bu yazısını da okuyunca aslında dinimizin hassasiyet göstermemiz gereken ve insanlığın şaşmaz terazisinin neden bu kadar önemli olduğunu bir kez daha da iyi anlayacaksınız. Bu hassasiyeti taşıyan kişilerin sonunda elde edeceği kazancın manevi gücü yaşamımızın dürüstlük ilkesinin üzerinde kurulması gerektiği gerçeğini anlamamızı sağlamaktadır.
Günümüzde pek çok güzel olan değerlerimizi yitirdik..
Yalnızlaştık..
Birbirimiz anlamaz, dinlemez olduk..
Uzlaşmaz olduk..
Oysa bu günün yarını var..
Oysa bu yaşamın sonunda ölüm var..
Ve diğer alem var…
Yazarın dediği gibi… İmanımız batıdaki bilimsel buluşların Kur’an’da haber verilmiş olduğuna dayanacaksa yandık demektir.
* Batıda bir bilimsel buluş ortaya çıktı mı, biz hemen “Kur’an bunu 14 asır önceden haber vermişti” diye böbürleniriz. İmanımız batıdaki bilimsel buluşların Kur’an’da haber verilmiş olduğuna dayanacaksa yandık demektir.
* 14 asır önce bu tür buluşlardan hiç haberleri olmadığı halde imanları ile dünyayı sarsan sahabeler, acaba, Firavun’un cesedini müzede mi görmüşler veya tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmadığını keşfeden Kaptan Custo’yu mu dinlemişler ya da petekte Allah yazıldığını görüp de mi sarsmışlar dünyayı?
     * “Müzedeki cesedin ise bir köylüye ait olduğunu, dünyanın değişik müzelerinde böyle bir çok mumya ceset olduğunu (Ki mumya çok eski bir mezar ve ölü kültürüdür. Rusya’da Lenin’in cesedi de mumyalıdır) Firavun’a ait olmakla alakasının bulunmadığını, bunun bir “şehir efsanesi” olduğunu yazının girişinde aktarmıştım.
    Bütün alemlerin yaratıcısını mucizeler bulmak peşinde koşarak aramak değil de varlığına içten inanarak yine içimizde arayalım.
Unutmayalım. Unutmayalım. Unutmayalım.
İyi okumalar.
 
FİRAVUN’UN CESEDİ
“Firavun’un müzedeki cesedi”, “Tatlı su ile tuzlu su”, “Petekteki Lafza-i Celal”, “Erciyes’in tepesinde Allah yazısı” türünden anlatıları oldum olası garihsemişimdir.
Neden derseniz, “olmakta olana/oluş halinde” olana sağır, kör ve kalpsiz kesilip, “olağandışılık” beklentisinin Kur’an mu’minliği değil; Tevrat ve İncil inanlılarından olmak olduğu kanaatindeyim.
Malum eldeki Tevrat mucize, İncil de kehanet anlatılarıyla doludur.
Kur’an’da ise yoğun bir şekilde yaşanmış tarih, yaşayan hayat ve canlı doğa tasvirleri vardır. “Olmuş olan” birer ibret tablosu olarak tarihten kesitler, “olacak olan” ise ölüm, afet ve kıyamettir.
Bunlar ise hep “yaşayana” hitaptır. Şu denmek istenir: Ey yaşayan insan! (Yâsîn, Tâhâ!) “olmuş olan” gibi olman mümkündür; ibret al, “olacak olana” ise dikkat et; uyanık ol, kendine gel!
Haliyle bu söylem olağandışılığa değil; olmuş olana, olmakta olana ve olacak olana dikkat çeken bir söylemdir. Ne olmuş olanda, ne olmakta olanda, ne de olacak olanda olağandışılık yoktur! Geçmiş ve gelecek şu an nasılsa öyledir. Dün ve yarın, bugün nasılsa öyledir. İbn Haldun’un dediği gibi suyun suya benzediği gibi mazi (geçmiş) de hale (şimdiye) benzer.
Buna rağmen yaratılışta tekrar yoktur. Boyuna “halk-ı cedid” (yeniden yaratılış) ve hep bir “ezeli şimdi” içinde “ebedi devinim” vardır. “Devinim” belirlenemezliği değil; olmamış olanın kestirilemezliğini ifade eder. Olmakta olan ise içkinlikle devam eden “sürecin” kendisidir ve kestirilebilirdir.
**
Bu çerçevede Kur’an’da bir çok ibretlik olaylar anlatıldığını görüyoruz.
Bunlardan birisi de “Firavun’un cesedi” olayıdır.
Acaba bunun olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan perspektifinden anlamı nedir? Yani “Yaşayan Kur’an” açısından ne anlama geliyor?
Malum, ölü Kur’an anlatıcılarına göre Allah ibret-i alem için Firavun’un cesedini korumuş ve şu an İngiltere’deki British Museum’de sergilenmektedir.
Müzeye gitmenize bile gerek yok, Youtube’da videosunu izleyebilirsiniz, internet çağındayız nede olsa.
Oysa müzedeki cesedin Firavun’a ait olmadığı, bunun bir “şehir efsanesi” olduğu çeşitli defalar yazılıp çizildi. Ben bunlardan sadece birini aktarmakla yetinecek ve asıl “Firavun’un cesedi” ile ilgili ayette ne deniyor onu göstermeye çalışacağım.
***
“Bu ceset, bizim ‘doğal mumya’ dediğimiz türden bir arkeolojik buluntudur. Gerek bizim müzemizde, gerekse dünyanın diğer pekçok müzesinde bunun gibi daha yüzlerce ‘doğal mumya’ mevcuttur. Benzer görünümlü doğal mumyalara Mısır'ın daha birçok çöllük bölgesinde ve Peru'nun Nazca ovasında da rastlayabilirsiniz… Elimdeki resmî kayıtlara göre, Geç Hanedan Öncesi Dönem'e ait olan (M.Ö. 3500-3250 arası) bu ceset, Yukarı Mısır'daki Cebeleyn kasabasında yapılan resmî bir kazıda bulunmuştur. Öncelikle, kazı mahalli Kızıldeniz'e aşırı uzaktır (300 km). Eski Mısırlılar sevdiklerini gündelik hayatta kullandıkları eşyalarla gömmeyi âdet edinmişlerdi. Altından yapılma gündelik eşya ve mücevherat, bu kültürde bütün asillerin mezarlarında mutlak surette karşılaşacağınız çok önemli sınıfsal göstergelerdir. Bizdeki mumyanın çevresinde gördüğünüz kap-kacak, cesedin bulunduğu mezardan çıkan orijinal eşyalarıdır. Bunlar ise gayet sıradan, o çağda avamın kullandığı türden toprak malzemelerdir. Eğer ki bu kişi kutsal metinlerde sözü edilen 'lanetlenmiş firavun' ise o halde içi ve çevresi başka insanlarca düzenlenip süslenmiş olan nizamî bir mezarda değil; gelişigüzel bir biçimde bulunması gerekirdi… Bu kişinin 2. Ramses olduğunu ileri sürmek ise, tarihsel gerçeklerle tam anlamıyla alay etmek demek. Çünkü, Ramses 2'nin mumyalanmış bedeni Mısır'ın Krallar Vadisi'ndeki özel mezarından zaten yıllar önce bilim adamları eliyle çıkarılmıştı ve şu anda da Kahire Müzesi'nde koruma altında bulunuyor. Bütün bu gerekçelerin ışığında, gerçekliğini araştırdığınız iddianın hiçbir tarihî ya da bilimsel geçerliliği ve tutarlılığı bulunmadığını bilmenizi isterim. Böyle bir iddiayı destekleyecek en küçük bir bulguya sahip olsaydık, bu mumyayı müzemiz galerilerinde şu anki konumunda değil zaten çok daha farklı ve görkemli koşullarda sergilerdik.” (Eski Mısır uzmanı Derek A. Welsby’in açıklaması, Ali Murat Güven; 20 Kasım 2005, Yenişafak).
Ali Murat Güven’in araştırma/haberine göre müzede böyle 10-15 mumya ceset daha var. Bu da onlardan biri ve Mısırlı bir köylüye ait. Firavun olduğuna dair hiçbir kanıt yok!
***
“Var, Kur’an’daki ayet!” diyeceksiniz…
İmanlarını “Firavun’un cesedi” gibi şehir efsanelerine dayandıranlar yazının sonunda imansız kalacaklarından en iyisi yazının bundan sonraki bölümünü okumasınlar derim…
Kur’an’da geçen ayet şöyle: “Bugün senin ‘bedenini’ kurtaracağız. Arkandakilere ibret olsun. Ne var ki insanların birçoğu ayetlerimiz karşısında hiç oralı olmuyor.” (Yunus; 10/92)
Bu kökten (b-d-n) gelen kelime Kur’an’da bir yerde daha kullanılır: “Büyükbaş hayvanları da (el-budne) size Allah’ın şiarlarından kıldık” (Hacc; 22/36).
Ayette geçen “beden” kelimesi büyükçe olmak, gövdeli olmak demektir. Cüssenin büyüklüğüne bakılarak söylenirse beden, rengine bakılarak söylenirse cüsse manasına gelir. Bu açıdan semiz deveye de bedene denir. Beden aynı zamanda vücudu koruduğu için zırh manasına da gelir. Nitekim beden de iç organları korumaktadır. Tıpkı gömlekte elin geldiği yere el, sırtın geldiği yere sırt, karnın geldiği yere karın dendiği gibi, zırh da, bedenin üzerinde durduğundan beden adını aldı denilmiştir.(Rağıp, el-Müfredat, b-d-n mad.).
Şu halde ayette iki tefsir mümkün görünüyor.
1-Büyükçe olmak, iri gövdeli olmak manasına bakılarak “Senin büyükçe, iri, gövdeli, devasa (yapılarını) arkandan bırakacağız, koruyacağız. Böylece insanlar arkandan bu kadar budn (büyükçe) hale gelmiş Firavun’un nasıl yok olup gittiğini görerek ibret alacaklar” denmiş olur… Musa zamanında ki Firavun vücut itibariyle sıska birisi olmasıyla tanınırdı. Hemen anlaşılabileceği gibi buradaki büyükçe olmaktan maksat onun görkemli yapıları yani pramitleridir. Nitekim başka bir ayette Firavun “Yere çakılı dev kazıklar/pramitler sahibi” (zu’l-evtad) olarak da anılır. (Sad; 12, Fecr; 10).
2- Zırh manasına bakılarak “Seni bedenini saran altın işlemeli zırhınla birlikte bırakacağız, kenara çıkaracağız. Böylece ‘Firavunlar ölmez’ diyenler ardından senin zırhınla da olsan nasıl öldüğünü görecekler, ibret alacaklar” denmiş olur…
Her iki halde de verilmek istenen “yaşayan mesajlar” ise şunlar olur;
Birinci tefsirden: Görkemli binalara, devasa ordulara, imparatorluk saraylarına sahip nice despotik tiranlar göçüp gitmiştir. Bunların halini görmek istiyorsanız Firavun İmparatorluğu’nun geride kalan devasa yapılarına/pramitlerine bakın. Oralara dünyanın yedinci harikası diye boş gözlerle turistik ziyaretler yapacağınıza ibret alın. Kendi çağınızın görkemli ordu ve binalarına sahip imparatorlukları da bir gün böyle olacak. Onlardan korkmayın, Allah’tır en büyük olan ve ebediyen yaşacak olan…
İkinci tefsirden: “Ben sizin en büyük Rabbinizim” (Naziat; 24) diyen Firavunlar da ölür, öldü, ölecek! Üstelik bedenlerini sarmış altın işlemeli zırhlarıyla… Altından zırhı bedenini ölümden kurtaramaz. Zırhıyla olsa dahi öldürürüz. Her kim ‘Bize ölüm yoktur, biz yıkılmayız, liderimiz ölümsüzdür, ona bir şey olmaz; altın, gümüş, servet, iktidar, zenginlik bize yeter’ diyerek kendini müstağni görürse bilsin ki her nefis ölümü tadacaktır. Dünya kimseye kalmadı, herkes ölecek ve Allah’ın huzuruna gelecektir. Bu nedenle ey insanlar kimseye Rab/ilah gibi davranmayın, Allah’tan başka Rab/ilah yoktur!
Ve siz ey zenginliğini kendine yeterli görerek altın ve gümüşle korunduğunu, güvende olduğunu sanan, görkemli binalara, devasa ordulara ve zırhlı araçlara sahip modern bedenler! ‘Yeryüzünün Tanrılarıyız, İlahlarıyız, Rableriyiz’ diye efelenmeyin! Sizin de sonunuz budur! Siz de ölür, altınla korunmuş bedenleriniz ibret-i alem için yerlere serilir, su kenarlarına atılır. Altını ve gümüşü Firavunlar gibi bedeninizi koruyan zırh gibi kendinize saklamayın… Her şey fanidir, baki olan sadece Allah’ın vechi (yüzü/zatı/kudreti) dir…
***
Görüldüğü gibi ayette geçen “beden” kelimesinin Yunan felsefesindeki ruh-beden ikilemi ile alakası yoktur. Nitekim Kur’an’ın hiç bir yerinde ruh ve beden kelimesi bu ikilemde kullanılmaz. Ruh maddi (hava) veya manevi (vahiy) canlılık veren şey, beden/budne de büyüklük, irilik, devasalık veya koruyucu zırh anlamındadır. Yukarıdaki iki tefsir her ikisine de uygundur.
Nitekim eski müfessirlerin çoğu da yukarıdaki yorumların benzerini yapmışlardır. Örneğin dil alimlerinden Leys beden kelimesinin zırh demek olduğunu söylemiş, İbn Abbas da “Firavun’un üzerinde sayesinde tanınıp bilindiği altın bir zırhı vardı. Allah onu tanınıp bilinsin diye sudan bu zırhı ile çıkardı” demiştir (Razi, Mefatuhu’l-Ğayb, c.12, s. 464).
Meselenin Kur’an metni ve tefsiri açısından durumu bundan ibrettir.
Müzedeki cesedin ise bir köylüye ait olduğunu, dünyanın değişik müzelerinde böyle bir çok mumya ceset olduğunu (Ki mumya çok eski bir mezar ve ölü kültürüdür. Rusya’da Lenin’in cesedi de mumyalıdır) Firavun’a ait olmakla alakasının bulunmadığını, bunun bir “şehir efsanesi” olduğunu yazının girişinde aktarmıştım.
***
Gelelim kıssadan (yazıdan) hisseye…
Batıda bir bilimsel buluş ortaya çıktı mı, biz hemen “Kur’an bunu 14 asır önceden haber vermişti” diye böbürleniriz. İmanımız batıdaki bilimsel buluşların Kur’an’da haber verilmiş olduğuna dayanacaksa yandık demektir.
14 asır önce bu tür buluşlardan hiç haberleri olmadığı halde imanları ile dünyayı sarsan sahabeler, acaba, Firavun’un cesedini müzede mi görmüşler veya tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmadığını keşfeden Kaptan Custo’yu mu dinlemişler ya da petekte Allah yazıldığını görüp de mi sarsmışlar dünyayı?
Tabiî ki Allah’ı tarihin bütün yelpazesinde, hayatın tüm mecralarında ve tabiatın her zerresinde görmüşler. Külliyen varlığı Allah’ın ruhu/nuru olarak kavramışlar. Onunla her zerrede ilişkiye geçmeyi Allah ile ilişkiye geçme olarak anlamışlar.
Oysa biz de öyle mi?
Cesetler (mezarlar) yetmez, illa Firavun’un mumyadan cesedini görmek isteriz.
Denizler yetmez, illa tatlı ile tuzlu suyun keşfini bekleriz.
Dağlar yetmez, illa dağın tepesinde Allah yazısını görmek isteriz.
Arı yetmez, illa petekte Lafza-i Celal yazısı ararız.
Ay yetmez, illa ayın yarıldığını görmek isteriz.
“Keşf” perdeyi kaldırmak “müşahede” de görmek, tecrübe etmek demek olduğuna göre, doğrudan doğruya tarihin, hayatın ve tabiatın olmuş olan/olmakta olan/olacak olan (kevnî) ayetlerine derinlemesine nüfuz etmek/perde gerisine inmek (vera’il-hicab) ve bizzat tecrübe etmek yani keşf ve müşahede lazımdır. Asıl keşf ve müşahede budur. Bu da ancak sağır, kör ve dilsiz olmaktan kurtulmakla mümkündür.
Bundan daha sağlam bir kulp (urvetu’l-vuska) var mı?
Böyle olunca Firavun’un cesedi ile değil; bizzat kendisi ile uğraşırsınız. Altın tanrısı Mammon’a tapan modern Firavunları gözlerinizle görür, kulaklarınızla duyar, dillerinizle hakkı (gerçeği ve adaleti) haykırır hale gelirsiniz. Modern Firavunlar’ın büyücülerini Musa gibi bir bir deşifre edersiniz.
Mü’minlerin “yaşayan imanı” böyle olmak icap eder.
İnanlıların “ölü itikadı” ise define avcısı gibi ceset arar.
recepihsan@gmail.comhttp://
 
17.08.2009
Bu yazı 974 defa okundu.

Diğer Yazıları