YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

 

 

İki katlı evimizin üç tarafı bahçeliydi. Arka bahçede portakal ağaçları, ön bahçede limon ağacı vardı. Erik ve yenidünya ağaçlarının meyveleri ikinci katın balkonundan toplanabiliyordu... Bahçenin sınırları dışındaki alanlarda papatya, ebegümeci çiçekleri baharı müjdelerdi. Mahallenin çocuklarının doğal oyun bahçesiydi geniş meydanlar. Yine de sokakta oynamak tatlıydı o yıllar. Çocuklar, otların içine kurban bayramı öncesi koyunlarıyla girerlerdi. Koyunların ve çocukların sesleri birbirine karışırdı arife günleri... Mutlu,doğal yaşamımız evimizin etrafına yapılan binalarla bozulmaya başladı. Portakal ağaçlarımızı görmeliydiniz, binaları aşıp güneşi görmek istedikleri için yukarıya doğru uzadı gitti. Meyveleri küçüldü,  döküldü... Hiç ama hiç bozulan çevrenin  farkına varamadık. Önce beton, sonra asfalt oldu yollar. Herşeye rağmen bir gün bahçemizde küçük bir kaplumbağa bulduk. Yeşillikler arasında küçücük yavru kaplumbağa... Adını Uğur koyduk. Üç kişilik dünyamıza bir canlı daha girivermişti. Sessiz, sakin, korkunca kabuğuna gömülen Uğur’la yıllarca yaşadık. Uğur büyümedi ama  sırtındaki kabukta çizgiler giderek bir, iki, üç, dört arttı.

       Gün geldi uğurumuzdan ayrıldık. İnsanın evinden ayrılması  zordur. Aklı kalır, gönlü kalır, anıları kalır. Kalır ama ayrılır.,, Tekrar dönmeyi arzu eder. Bende aylar yıllar sonra döndüm evime... Ne yazık ki değişmiş ve küsmüş buldum evimi.  Evim gülmedi bana. Ev güler mi demeyin evet güler ...Uğur’u aradım bahçede yoktu. Uğur da gitmişti.

       Evin önünde trafiği rahatlatmak için yapılmış battıçıktının yaya kısmından evi geride bırakarak yürümeye başladım.” Kim bilir nerede, öldü mü? Araba mı çarptı” derken battıçıktının diğer ucundaki bir pide salonunun bahçesinde gördüm onu.

      Mutluluk tanım “ o an, herkes gibi yaşarken, hiç kimse gibi hissetmemektir. “hissettiklerimi nasıl dökebilirim ? Şairin “ Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin ? “dediği gibi ...Çok  çok sevindim. Cennete giden ilk benmişim gibi... Uğur başini çıkarttı  ve;

     “Hiç mi“ dedi “giderken beni düşünmedin?” Şaşırdım.Beklediğim söz bu değildi. “ “ özledim “ duymak istediğim kelimeydi. Ama O devam etti.“Bir bahçeye bak, bir çevrene bak! Yıllar önce evinin bahçesine demiryolundan gelmiştim. Oğlun yedi-sekiz yaşındaydı. Etraf çimenlikti, havası temiz, üstelik bu kadar bina da yoktu... Bahçendeki limon ağacı yediverendi. Daha üstündeki limonlar bitmeden yeniden çiçeğe dururdu. Hani nerede o ağaç? Sen gidince önce o öldü.    “Düğün çiçekleri beyaz beyaz bahçeni kuşatırdı. Yoldan gelip geçenler döner döner bakardı çiçekli bahçeye... Gelinler kadar saf çiçeklerdir bilirsin düğün çiçekleri... Fevziye Annenin yoğurt kepçeleri çiçekçilerin gallasıydı. Sıvası dökülen bahçe duvarını yeşil uzunca yaprakları ve beyaz çiçeğiyle örterdi gallalar… Her yıl bir önceki yıldan fazla merhaba derlerdi bahara... En çok da beyaz zambakları severdin. Bir dal kopartır ıslardın. Mis gibi kokardı odan. Hele o sümbüller... Morlu, pembeli has sümbüller... Tek tük artık… Gün geçtikçe çoğalacağına azalmakta…

     “Bahçendeki erik ağacına bir bak. Küçücük fideydi köşeye dikildiğinde Fevziye Annen yazlık evinize dikin diye almıştı. Götürememiştin oracıkta kaldı. Bahçeyle ilgilenen yok ki... Dalları dışarıya doğru sarkmakta. Mutfak balkonuna yakın olan erik ağacını hatırlıyor musun? Hani şu çoluk çocuğu çağırıp erik toplatıp dağıttığın, bazen çocukların bahçe duvarına çıkarak erik hırsızlığı yaptığı? Kestiler onu. Sebebi dökülen erikler bahçeyi pisletiyormuş… Oysa sen erik çalan çocuklara ’bana da verir misin?’ der ince bilekli ellerini uzatırdın... Bir keresinde bana, ‘çocukluğumda ben de arkadaşlarla erik bahçesine girmiştim, çocuk çalmaz ki cani çeker, midesi ne kadarcık onların.’ demiştin.

     “Güller vardı, pembeli morlu kırmızılı... Kırk senelik evin ilk yıllarında dikilmişti. Şimdi hayatta olmayan evin sahibi dikmişti. Şimdi geçerken uğradığın bu bahçede yaşama tutunmaya çalışıyorlar görüyorsun. Boşuna dememişler ‘mal, sahibiyle gider’ diye…

     “Her arife bu evde yağ kokutulurdu. Helva, haşhaşlı çörekler dağıtılırdı… En çok da çocukları topladığın gün mutlu olurdun. Kaşıklarını alıp gelmelerini istediğinde aslında ’annenizin haberi olsun’ mesajını iletirdin evlere... Limon ağacının altına sofra bezini yayar, oğlunun arkadaşlarını bir sini etrafında toplardın. Baransel, Mustafa, Ömer, Samime, Güneş, daha adını unuttukların. Kaşıkla döke saçıla yenen pilavdan sonra çocuklar ’Allah kabul etsin’ diyerek hoşnutluklarını dile getirirlerdi.

      “Evin yeni sahiplerinden şikâyetçiyim. Hani mutfak balkonu tarafındaki yenidünya ağacı vardı ya… İşte o ağacı katlettiler Nasıl mı? Önce gövdesini bıçakla kazıdılar. Yaralanan gövdesi pes etmedi direndi. Bu kez köküne ilaçlı su verdiler. Kökünün olduğu toprağa kazmayı vurdular, sarsıldı ağaç… Sonra bir daha bir daha derken dayanamadı yıkıldı... Bunu sırf balkonu kapatıyor güneş görmüyoruz diye yaptılar. Bir de yapraklarını döküyor bahçede çok kuru yaprak oluyor diye asmaları da kökünden kestiler. Otların olduğu yere beton dökmek istediler , sonra vazgeçtiler.yaşam alanım kalmadı. Ben de kendime başka bir yer aramak için uzunca yola çıktım. Günlerce yürüdüm. Bu bahçeye girince arkadaşımla karşılaştım.Günlerimiz sakin geçiyor. Mutsuzuz . İnsanların hirslarına yenik düşmesi bizi etkiliyor. “yapmayın diyemiyoruz dilimiz yok. Yeni sahiplerimiz de olmasa çoktan bir arabanın altında ezilmiştik.”

          Uğur “ siz cenneti nerede arıyorsunuz ? Dünya cennetini yok ettiğinizin farkına varmadan yeni bir cennet yarattığınızı mı  sanıyorsunuz.” Dedi  başını evinin içine çekiverdi ...

          Uğur’um.... Uğur’um...

23.08.2017
Bu yazı 1606 defa okundu.

Diğer Yazıları