YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



HAVVA ÇETİNTÜRK

Karacasu'da , Çeşmeler, Camiler, İnsanlar, Misafirler

Ay­dın­’da okuma ora­nı­nın en yük­sek ol­du­ğu il­çe­le­ri­miz­den bi­ri­dir Ka­ra­ca­su… 
Der­ler ki; “Her evden bir kişi oku­ma­ya gider, git­ti­ği şe­hir­de kalır. Hepsi de işini iyi yapar, ve­fa­kar­dır­lar, top­rak­la­rı­nı, ocak­la­rı­nı unut­maz­lar. Bi­lir­ler evden uzak okul­lar­da yurt­lar­da okuma, ba­rın­ma, zor­luk­la­rı­nı … 
Bu yüz­den, dok­to­ru, ake­de­mis­ye­ni, öğ­ret­me­ni, pi­de­ci­si, ya­za­rı, çi­ze­ri, köy­ler­den gelen ço­cuk­lar için Ka­ra­ca­su Eği­tim Öğ­re­tim Vak­fı­’nı kur­du­lar.” 
Ka­ra­ca­su il­çe­sin­de­ki ka­lo­ri­fer­li, yemek sa­lon­lu, ban­yo­lu, dok­tor­lu vakıf yur­duy­la, kal­dı­ğım pan­si­yo­nu kar­şı­laş­tır­dı­ğı­mız­da; kalan kız­lar için “şans­lı” hem de çok “şans­lı” der­dik. Elma ağaç­la­rı­nın suyu top­la­dı­ğı, çam ağaç­la­rı­nın yağ­mu­ru çek­ti­ği Ka­ra­ca­su'da, ahşap pen­ce­re per­vaz­la­rı­nın ara­sın­dan rüz­gar gi­rer­di oda­mı­za. So­ba­lı pan­si­yon­da, gün bo­yun­ca sa­de­ce ak­şa­m ü­ze­ri yar­dım­cı kadın so­ba­la­rı yakar sonra gi­der­di. Odun ça­lar­dık gün­düz alt kat­ta­ki de­po­dan ve ran­za­la­rı­mı­zın al­tı­na sak­lar­dık. Kış ge­ce­le­rin­de zu­la­dan çı­kart­tı­ğı­mız odun­la­rı sön­mek­te olan so­ba­ya atar zaman zaman baca çek­mez oda­mı­za duman do­lar­dı. Pen­ce­re­ler ha­va­lan­sın diye açı­lır içe­ri­ye giren soğuk ha­va­da tit­rer, temiz hava tüm kanı ya­nak­la­rı­mız­da top­lar, elma ya­nak­lı kız­la­ra dö­nü­şür­dük. İki ranza vardı odada. Ki­tap­la­rı­mız ran­za­nın bi­ri­nin alt ka­tın­da olur­du. Küçük bir ko­mi­din, ba­şu­cu­muz­da diş fır­ça­mız, tarak, ayna v.s için kul­la­nı­lır­dı. Has­ta­lan­dı­ğı­mız­da hü­kü­met ta­bi­bi, güleryüzlü, hafif gö­bek­li, Ka­ra­ca­su­lu dok­to­ru­muz­du. Me­zu­ni­yet gü­nü­müz­de yar­dım­se­ver İnci Hol­ding sa­hip­le­rin­den Mem­nu­ne İnci'yle kar­şı­laş­mış­tı. Ha­nı­me­fen­di, Ka­ra­ca­su­’da­ki ara­zi­si­ni bina ya­pı­mı şar­tıy­la ADÜ’ye ba­ğış­la­mış­tı. Şimdi Ka­ra­ca­su­’ya te­pe­den bakan mo­dern bir mes­lek yük­sek okulu varsa bunda Mem­nu­ne İnci Hanım'ın im­za­sı var­dır.
Ka­ra­ca­su'nun sokak başı çeş­me­le­ri var­dır. Şimdi kul­la­nıl­ma­yan, hatta kul­la­nıl­ma­dı­ğı için harap olan çeş­me­le­ri… Hü­se­yin Ku­ru­üzüm hocam Ye­mez­za­de Sü­ley­man Rüşdi, Ka­ra­ca­su­lu­la­rın de­yi­miy­le “Rüşdi Dede”’nin kim ol­du­ğu­nu, neler yap­tı­ğı­nı YE­MEZ­ZA­DE SÜ­LEY­MAN RÜŞDİ adlı ki­ta­bın­da top­la­mış. 
Sü­ley­man Rüşdi, Aydın'ın Ka­ra­ca­su il­çe­sin­de şim­di­ ki Tek­ke­içi So­ka­ğı'nda Ka­ra­sü­ley­ma­no­ğul­la­rı la­ka­bıy­la ta­nı­nan zen­gin bir aile­de Ye­mez­zâ­de İsmail Ağa'nın oğlu ola­rak dün­ya­ya gel­miş.. İlk öğ­re­ni­mi­ni Ka­ra­ca­su İlmi­ye­si'nde ta­mam­la­yan Rüşdî, Arap­ça ve Fars­ça öğ­ren­miş, Mev­lâ­nâ'nın Mes­ne­vî'sini ve Yûnus Dî­vâ­nı'nı oku­muş. Rüşdî, Ka­ra­ca­su'da zen­gin­ler ve nüfuz sa­hi­bi ki­şi­ler ile fakir halk ara­sın­da iş gü­cü­nün ucuza mal edil­me­si ve su kul­la­nı­mı gibi ko­nu­lar­da çe­kiş­me­le­rin baş gös­ter­di­ği bir dö­nem­de ya­şa­mış. Su­suz­luk­tan or­ta­ya çıkan has­ta­lık­la­rın önüne ge­çe­bil­mek dü­şün­ce­siy­le yok­sul hal­kın is­ti­fa­de­si için çeşme yap­tır­mış, ha­ma­mı tamir et­tir­miş, sa­de­ce yok­sul­la­rın davet edil­di­ği zi­ya­fet­ler dü­zen­le­miş, bir dönem de yö­ne­ti­me karşı ge­le­rek silah ku­şa­nıp efe­li­ğe baş­la­mış . 1801'de efe­li­ği terk ede­rek Na­zil­li'de ya­şa­yan Uş­şâ­kî şeyh­le­rin­den Mu­ham­med Zühdî'ye bağ­lan­mış, bu­ra­da “Rüşdî” mah­la­sı­nı almış ve Ka­ra­ca­su'da onun ha­li­fe­li­ği­ni yü­rüt­müş. Ser­ve­ti­ni, mi­sa­fir­ha­ne­si, aşevi ve sema oda­la­rı bu­lu­nan tek­ke­nin ya­pı­mı­na har­ca­mış. Tek­ke­ye devam eden­le­re harç­lık sağ­la­mış, su yol­la­rı yap­tır­mış­tır. Ancak dö­ne­min çıkar sa­hip­le­ri, nü­fuz­la­rı­nı kay­bet­me kor­ku­suy­la müf­sit ve mec­zup ol­du­ğu­nu ileri sü­re­rek İzmir mu­has­sı­lı Lütfî Efen­di va­sı­ta­sıy­la Rüşdî'nin Kay­se­ri'ye sü­rül­me­si­ni temin et­miş­ler­dir. Bir müd­det Kay­se­ri'de ya­şa­yan Rüşdî, ora­da­ki Mev­le­vî­le­rin teş­vi­kiy­le II. Mah­mûd'a du­ru­mu­nu an­la­tan bir mek­tup yaz­mış, İstan­bul'da hu­zu­ru­na çık­tık­tan sonra pa­di­şa­hın em­riy­le Ka­ra­ca­su'ya dön­müş.. Ka­ra­ca­su’da ölmüş… Tür­be­si, Ka­ra­ca­su mey­da­nı­na yakın pazar ye­rin­de olup, ben, sakin za­man­la­rın­da zi­ya­ret eder­dim. Zi­ya­ret et­ti­ğim sı­ra­da tür­be­de­ki mis­tik hava ile ölümü, öl­müş­le­ri­mi dü­şü­nür­düm. Rüşdi de­de­ye te­şek­kür­le­ri­mi de du­ala­rım­la gön­der­miş­tim.
Çok güzel ca­mi­le­ri var­dır Ka­ra­ca­su'nun. Ta­ri­hi çok es­ki­le­re da­yan­dı­ğın­dan Os­man­lı Dö­ne­mi'nden kalma ca­mi­le­ri var­dır. Mey­dan­da res­to­ras­yo­nu ya­pı­lan ca­mi­nin tavan iş­le­me­le­ri ha­ri­ka­dır. Cami de­yin­ce ak­lı­ma an­la­tı­la­sı bir anım geldi. Kursa ma­hal­le için­de kal­mış, en eski cami ho­ca­sı­nın eşi ge­li­yor­du. Adını ha­tır­la­ya­ma­dı­ğım kar­de­şim nolur af­fet­sin. İmam yurt­dı­şı­na gö­rev­li git­miş­ti. Ay­lar­dan Ra­ma­zan­’dı. Gün­ler­den de Kadir Ge­ce­si… İmamın ka­rı­sı beni if­ta­ra ça­ğır­dı. Ya­nı­tım; “Ben oruç tut­mu­yo­rum” oldu. Bunun üze­ri­ne “Olsun bir­lik­te sof­ra­ya otur­mak be­re­ke­ti art­tı­rır” ya­nı­tı­nı ver­miş beni evine gö­tür­müş­tü. Evde bizi bek­le­yen iki çocuk ve bü­yü­kan­ne vardı. Ezan okun­du. Oru­cu­mu­zu açtık. Ye­mek­ten sonra hemen akşam na­ma­zı­nı kıldı. Benim öl­müş­le­rim için de dua et­ti­ği­ni söy­le­di. Kadir na­ma­zı için ken­di­siy­le bir­lik­te ca­mi­ye gel­mek is­te­yip is­te­me­di­ği­mi sordu. Kimi in­san­lar din­den iman­dan so­ğu­turken bu ka­dı­nın hiç zor­la­ma­dan naif ta­vır­la­rın­dan et­ki­len­dim. Az sonra ce­ma­at­le bir­lik­te ca­mi­de saf tu­tu­yor­dum. Hoca, Kadir Ge­ce­si du­ası­nı yap­ma­ya baş­la­dı­ğın­da, içim­de­ki seli daha fazla tu­ta­ma­dım. Ses­siz­ce ağ­la­ma­ya baş­la­dım. Ağ­la­dım, ağ­la­dım... İçim­de­ki zehir göz­yaş­la­rım­la akıp gitti… 
Öğ­ret­men­li­ği­min ilk yıl­la­rın­da Aydın Cum­hu­ri­yet Li­se­si'nde bel­let­men­lik yap­mış­tım. Uzak­tan, ya­kın­dan ya­tı­lı gelen ki­mi­nin der­si­ne de gir­di­ğim çok öğ­ren­ci­ye, ye­ri­ne göre abla, ye­ri­ne gö-re öğ­ret­men oldum. Onlar, yıl­lar son-ra kar­şı­ma mes­lek sa­hi­bi va­ta­na mil­le­te fay­da­lı ev­lat­lar ola­rak çık­tı­lar birer birer… O kar­şı­laş­ma­la­rım­dan bi­ri­ni yine bu ka­sa­ba­da ya­şa­dım.
Bir ses ar­kam­dan ıs­rar­la “Hocam, ho­cammm “ di­yor­du . Dön­düm. Okul­da çok ba­şa­rı­lı olan Hu­ri­ye Ekiz'i hemen ta­nı­dım. Sa­rıl­dık. Çok se­vin­miş­tim aya­küs­tü sor­ma­ya baş­la­dım .Avu­kat olmuş . Ka­ra­ca­su'da ofi­si­ni açmış. Hemen kur­sun kar­şı­sın­day­mış. “Sizi bı­rak­mam” di­ye­rek kahve iç­me­ye ça­ğır­dı. O gün yoğun ol­du­ğu­mu söy­le­dim, başka bir gün için söz­leş­tik .Söz ver­di­ğim gün geldi. Hu­ri­ye'lerin bah­çe­li ev­le­ri­ne git­tim. Kar­deş­le­riy­le bir­lik­te ça­yı­mı çi­çek­le­rin ara­sın­da içtim… 
Ba­ha­rın müj­de­ci­si ağaç­lar çiçek aç­tı­ğın­da yayla yo­lu­na yü­rü­yü­şe gi­di­yor­dum. Dut za­ma­nı kara dut­la­rın da­lı­nı eğe­rek boyum yet­me­yin­ce ko­ca­man bir taşı kal­dı­rıp ta­şı­ya­rak, sonra da üs­tü­ne çı­ka­rak ye­miş­tim. Dut­tan du­dak­la­rım mo­rar­mış, el­le­rim ka­rar­mış­ken te­le­fo­nun ıs­rar­la çaldı. Aç­tı­ğım­da kar­şım­da­ki ar­ka­da­şı­ma “Semra bu­ra­sı ha­ri­ka!, gel gör ve ru­hu­nu din­len­dir” de­miş­tim. Semra bir­kaç ay sonra tem­muz ya da ağus­tos sı­ca­ğın­da çıkıp gel­miş­ti. Oto­büs­ten inin­ce ku­cak­laş­tık. Ona de­ni­zi değil bu­ra­yı ter­cih et­ti­ğin için piş­man ol­ma­ya­cak­sın de­di­ğim­de ya­nıl­ma­dım. O akşam parka gidip otur­muş­tuk. Fıs­kı­ye­den çıkan su or­ta­lı­ğı se­rin­le­tir­ken, biz de yerli ga­zo­zu­mu­zu iç­miş­tik. Semra'yla er­te­si gün bir tak­si­ye at­la­yıp Kah­ve­de­re­si'ne git­tik. Biz­den sonra da te­sa­düf Hu­ri­ye kar­deş­le­riy­le oraya geldi. Ma­sa­la­rı­mız bir­leş­ti­ril­di. Ab­la­sı­nın yap­tı­ğı bö­rek­le, de­re­nin buz gibi su­yun­da so­ğu­tup kes­ti­ği­miz kar­puz, gü­le­rek neşe için­de yendi. “Şimdi ne­re­de böyle pay­la­şım­lar? Gi­de­rek yal­nız­la­şı­yo­ruz büyük şe­hir­ler­de”dedi Semra. Hu­ri­ye akşam ye­me­ğin­de de ev sa­hip­li­ği­ni gös­ter­di. Üs­tü­ne üst­lük birde  “Hocam sizin hak­kı­nı­zı öde­ye­mem” cüm­le­siy­le beni duy­gu­lan­dır­dı.. 
Ar­ka­da­şım, ağaç­lar ara­sın­da do­la­şır­ken, bol ok­si­jen, kuş ve de­re­le­rin su se­si­ni bas­tı­rır­ca­sı­na… “Ru­hu­mu din­len­dir­di­niz te­şek­kür ede­rim”diye ba­ğır­dı. 
İnsan­la­rın ha­yat­la­rın­da doğ­duk­la­rı yer kadar doy­duk­la­rı yer­ler önem­li­dir. Bu küçük ka­sa­ba­da hem ye­ni­den doğ­muş, hem doy­muş­tum…
Te­şek­kür­le­rim­le…

28/02/2017

28.02.2017
Bu yazı 1398 defa okundu.

Diğer Yazıları