YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



HAVVA ÇETİNTÜRK

RUHUMU DİNLENDİREN KASABA KARACASU…

Kendimden kaçmak istediğim  günlerdeydim. Eşimi  kaybetmiş, 16 yaşında oğlumla ve geride bir ton   sorunlarla kalakalmıştım. Çok geçmeden iş aramaya başladım.  Eğitimle ilgili bir kurumun Karacasu Şubesindeki görevi kabul ettim .  O sabah saat 10.30  gibi yola çıktık…

Aydın , Nazilli, Kuyucak…

 Aman Allah’ım yol uzadıkça uzuyor ?Arabada uyuklamaya başladım. Gözümü açtığımda aklımdan gecen soru” Karacasu’ya daha varmadık mı?” oluyordu.  Ta ki  ,Kuyucak’ta  , yol ayırımdan sonra hiç bitmesin istediğim o doğallığın içine dalıncaya kadar…bende  ne uyku kaldı ne de soru… Sağlı sollu çam ağaçları, tepeler, ,zaman zaman eşlik eden sırılşırıl akan Dandalas Çayı , kır çiçekleri bir tatlı huzur almaya geldiniz Karacasu’dan diye şarkı söylüyordu. Araba  S çizerken köyleri de geride bırakıyordu. Manzara mı  yoksa köylerdeki doğallık mi güzeldi anlayamadan    ” hoşgeldiniz “tabelası karşımda belirdi. Karacasu yazan levhayı da geçtik.   Testilerin olduğu ortası elmalı  heykel, bu sevimli kasaba toprağının bereketinin altını çiziyordu.

      Aslında ben bu  kasabadan daha önce birkaç kez  geçmiştim.  Mustafa –eşim- turizmciydi   Gezmeyi, görmeyi ,yaşamayı severdi. Bir yerden başka bir yere giderken aynı yolu kullanmaz farklı yolları denerdi. Aydın’dan  Antalya’ya giderken birkaç kez Denizli’den değil, Karacasu Tavas yolundan gitmiştik. Afrodisyas’ı  anlatırdı. Mermerin en güzel işlendiği Afrodit’in şehrini… yıllar önce taşların soğuk ve anlamsız olduğunu düşünen bendenizi   ilk kez duyduğum kaplumbağa ve taşlar efsanesiyle etkilemişti… Bana “Tanrı önce kaplumbağaları yaratmış sonra insanları ve taşları..Birgün kaplumbağalar tanrıya gidip çocuk istediklerini söylemişler. Tanrı da  onlara “size çocuk veririm ama ÖLÜMÜ de veririm demiş. Kaplumbağalar kabul etmemişler, geri dönmüşler …  Aradan yıllar geçmiş. Kaplumbağalar bu kez yine tanrının huzuruna çıkıp bize çocuk verin n’olur diye yalvarmışlar.. Tanrı da:- ölümlü olmayı kabul ediyor musunuz diye sormuş. Kaplumbağalar “kabul ediyoruz”demişler. Tanrı bu kez dönüp, taşlara ve insanlara “ ölüm mü yoksa çocuk mu” diye sormuş .İnsanlar” çocuk “demiş, taşlar ise “çocuk istemiyoruz “ demişler . Böylece insanlar ve kaplumbağalar ölümlü olurken taşlar “ ölümsüzleşmiş” Afrodisyas’taki taşlar bu yüzden ölümsüzdür” demişti. Taşların dili vardır. Soğuk değildir. Her birinin hikayesini dinle, çok şey anlatır…

    Gözümde canlanıverdi o günler…Tarih, doga , kültür kasabasına beni anılarım mı çekmişti ?Vakit de öğle olmuştu. Karşıda - sonra işyerim olan-  pasaj, pasajın altında meşhur Karacasu Pidecisi vardi. Patronum ,MustafaMüftüoğlunun “önce karnımızı doyuralım” teklifiyle   pideciye girdik. Mustafa Müftüoğlu o yıl Karacasuya ilk dersaneyi açmıştı. Ayrıca yüksek öğrenim kızları için bir de pansiyon açmayı düşünüyordu. Küçük yerde kendisini tanımayan yok gibiydi.   adlarını -tanıştığımızda öğrendiğim- Yüksek okul Müdür Aziz Bey ve Hakkı hocayla pidecide karşılaştık. .  Hep birlikte  masaya oturduk.   Önce küçük küçük şamişi dediğimiz pideler geldi ve ardından karışık ortaya denilen çeşit çeşit pidelere geçildi. Pide cennetine düşmüştüm. Peynirlisi, kuşbaşılısı, peynirli yumurtalısı , peynirli sebzelisi, kıymalısı ve de tahinlisi. Karacasu’yun  pidesinin ünlü olmasının sebebi suyundan dedi patronum. Havası ve suyu güzel olunca hamur iyi kabarır. Hamur iyi olunca pide de ağzına layık olur… Bu bilgiden sonra  etrafımla ilgilenmeye başladım. Pazarıymış o gün Karacasu’yun. Alemli Köyünden olduklarını öğrendiğim  rengarenk giysili kadınlar gelip  oturuyorlardı masalara.  renkli  yemenileri başlarında taç gibiydi. Pembeli, yeşilli, mavili, birbirine karışmış renklerde  çiçekli şalvarlarıyla karacasuyun renklerine uymuş kadınlardı bunlar. Yemenilerinin ucundaki pullar  pırılpırıl parlıyordu. Kadınların, kızların yürüyüşleri  “modaya gerek yok” edasıyla salına salına gayet doğaldı… Özendim onlara… kendi üzerimde elbiseye baktım; siyah etek , beyaz gömlek… resmiyetle birlikte içimin hüznü , dışıma vurmuştu…

                      Yemekten sonra kısa bir izin istedim. Doğru pazara yöneldim. Aslında Alemli bir kadının peşine takıldım.  Kalabalıkta o yürüyor ben arkasından  yürüyordum.  Yemenisinin bir ucu sırtında  V seklini almış boncukları  omuzlarına dökülmüştü. Al al, yeşil yeşil.  Alemli kadın seyyar manifaturacıya yaklaştı ve kumaşlara bakmaya başladı. O gün  yeşil bağla ala karşı diyen şairimiz gibi sevdalandım renklere

       İlk ziyaretim Belediye Başkanımız Emin Mete oldu. Karacasu sevdalısı güler yüzlü başkanımızın öğretmenlikten gelmesi sohbetimizi daha da artırmıştı. İlk kez açılacak dershane üzerine konuşurken gözüm odadaki ilginç bir testiye takıldı. Afrodit kabartmalı  üç ağzı ve ağızlara bağlı emzikleri olan  ibrikli bir testiydi bu. Çömlekçilikle adını  duyuran  Karacasu’yun  bu ilginç testisi bu kez beni çocukluğuma götürdü.Kısacık yazayım da içimde kalmasın.

       Çocukluğumda incir bahçemize göçerdik, Kuru incirlerin seçilip yığınlar yapıldığı  zamanlarda, annemin Karacasu’lu dediği  bardak tavacılar gezerdi bahçe aralarında.   “Bardak tavacı geldi, badaktavacıııı” diye bağıran satıcıyı  duyduğumuzda çağırırdık.   İki eşekli ya da katırlı  olurdu satıcı. Hayvanların  yularlarına bağlı iplerinden tutarak gelirdi    kerpiç evimizin  (dam) önünde.  Keletir dediğimiz küfelerinde  samanların arasına saklanmış olduğu toprak tencere ve   bardaklar olurdu. Çıkarır sergilerdi. Bizim oralarda  toprak su sürahisine bardak deniyordu. Seçilen bardak ve toprak tencereler için takas yöntemiyle, annemle satıcı arasında  pazarlık başlardı. Satıcının uzattığı toprak kap   çatlak incir veya natrol dediğimiz -küçük incirlerle  doldurur geri verirdi. Heybesine itina ile döken satıcı bu kez bize döner keletirdençıkarttığı  içine su koyunca ve üflediğimizde guu- gulu-fırrrrrr diye ses çıkaran toprak minik  kuş düdüklerden verirdi. 

       Başkanım “Testiyi sormuştunuz hocanım” demesiyle geçmişten günümüze dönüverdim. İyi ki de sormuşum. ..

      İlginç testinin adı da İlginçti. Gelin testisi ya da gelin bardağı deniyordu buna. Gelinler evlenirken çeyizinde götürüyordu. Kuma istemiyorum anlamına gelen  üç ağızlı testinin hikayesi oldukça ilginçti.

      Bir zamanlar üzerine kuma getirilen bir gelin çömlekçi ustasına gider ve “benim durumumu anlatan bir testi yap” der. Usta üç ağızlı , ağızlardan biri açık ikisi kapalı ve ağızlara  bağlı altı emzikli bu testiyi yapar. Testinin üzerine figürler koyar..Her koyduğu figürle de durumu anlatmaya çalışır. Ağızlar eşleri, emzikler çocukları ,kalp şeklinde testiyi saran zincir  erkeğin kalbini  çalan kumanın, erkeği zincirle bağladığını,  güzel doğurgan, bereket tanrıçası Kibele kabartması, testiyi isteyen gelini,  çirkin  küçük insan kabartması ise , kuma getirdiği için ihtiyarlayan çirkinleşen  kocayı ifade ediyormuş.  Testinin tabanındaki gül yaprakları, kuma gelmeden önce “ mutluyduk “ mesajını verirmiş.

         O günlerde ,tek eşlilik isteği, yüz göz olmadan daha nasıl ifade edilebilinirdi  ki …

14/02/2017

14.02.2017
Bu yazı 1629 defa okundu.

Diğer Yazıları