YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Mezkit

Bizansın Değil; Osmanlı’nın Torunlarıyız

 Bazı Müslüman-Türk düşmanları akıllarını peynir ekmekle yemiş olmalılar ki, bizlerin “Bizans”ın torunları olmakla itham etmektedirler. Aydın geçinen tayfalar, geçmişini batıdan öğrenme arzuları, ne kadar soysuzlaştığımıza işaret etmektedir. Malum kişilerin, batılı Müslüman-Türk düşmanının ağzıyla tarihimize bakmaları; mal bulmuş mağribi gibi “Bizanslı” sözüne sarılmaları ne kadar ürkütücü. Halbuki bu beyzadeler batılı dostlarının! verdikleri bilgiye göre kamuoyunu aydınlattıklarını zannetmeleri, yanıldıklarını göstermektedir. Biraz tarihî malumatı olanlar; Fransızların Osmanlı Türklüğünden intikam alma gibi bir peşin hükümlerinin olduğunu anlayacaklardır. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Fransız Kralına gönderdiği fermanla nasıl kaçacak delik aradığını tarihî belgelerden öğreniyoruz. İşte, meselenin temelinde yatan, bilinçaltı yansımaları bu ifadelerden anlaşılmaktadır.

  Osmanlı düşmanlığı yapan avanaklar, o kadar cahilce yazılar kaleme almaktadırlar ki -belki de bilerek yazmaktadırlar. Bu taktirde ihanet etmektedirler- ecdadımızın Türk olmadığı yönündeki beyanatları neye hizmet ettiklerinin delilidir. Hatta bazı tarihçilerin Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’yi, Osmanlı İmparatorluğu diye vasıflandırmakla; emperyalist bir anlayışın hüküm ferma olduğunu dillerine dolamaktadırlar. Hakikatte ise geçmişimiz emperyalist değildir. Bilakis insan hak ve hürriyetlerini bütün insanlığa götürmenin gayretiyle cepheden cepheye koşan şanlı mazimiz vardır.

  Şimdi kendilerini “Bizansın “torunları olarak görenleri bir kenara bırakarak; bizlerin Müslüman-Türk milletinin evladı olduğumuza delâlet etsin için, bazı bilgileri arz edelim.

   Oğuz Han, Tan-yu veya Şan-yu lakabını taşıyan, “Yay germesini bilen bütün kavimler”i birleştiren meşhur Hun hükümdarı Motun yani Mete Han’dır. Bu kavimler, tabii ki göçebe kavimlerdi. Ancak göçebelik iptidailik değil, kendine has meziyetleri olan farklı bir hayat tarzıdır. “Göçebenin hayatı, insan maharetinin bir zaferidir” diyen İngilizler’in meşhur tarihçisi Arnold Toynbee, bu hayat tarzının mukavemet (dayanıklılık), mücadele azmi ve teşkilatçılık dehası gerektirdiğini söyler ki, doğrudur. Zira sadece göçebeler mütemekkin (yerleşik) olanlardan değil, mütemekkinler de göçebelerden çok şey öğrenmişlerdir. Nitekim Hun imparatorluğunun kudretli devirlerini de Şan-yüler, Çin imparatorluk ailesine mensup prenseslerle evlenirlerdi. Çin kültürü, imparatorluk fikri ve devlet teşkilatıyla böylece tanıştı. Hatta Çin’de asırlarca süren hanedanlar kurdular.

 Osmanlı hanedanı işte bu Oguz Han neslinden gelir. Bununla da iftihar ederler. Nitekim ceddimiz Osman Gazi Hanrahmetullahi aleyh, Bilecik fethedildiğinde, kendisine, Tursun Fakih tarafından Cuma namazı kılabilmek için, Selçuklu sultanından izin almak gerektiği hatırlatılınca, “Ona sultanlık veren Allah, bana da hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise, ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ‘Ben Al-i Selçuk’um derse, ben de (Oğuz Han’ın oğlu) Gök-Alp oğluyum” demişti.

  Oğuz Orhan Gaziye vasiyeti de bu bakımdan dikkat çekicidir:

  “Osman Ertuğrul oğlusun/ Oğuz Kara Han neslisin/ Hakk’ın bir kemter kulusun/ İslambol’u aç gülzar yap.”

   Bu şuur, İstanbul’un fethine kadar devam etmiştir. Hatta Hz. Fatih (k.s. ) torunlarından birine Oğuz (Cem’in oğlu), birine deKorkud (Bayezid’in oğlu) adını vermiştir.

   Bu toprakları bize emanet eden ecdadımız bize nasıl şeref dolu bir mazi bırakmışlarsa; biz de gelecek nesillere daha iyi bir geçmişi kazandırmanın hazzını yaşatmalıyız. Bu milletin istikbali şu veya bu görüşün hâkimiyetinde değil; milliyetçi muhafazakâr Müslüman-Türk evladını yetiştirerek şanlı bir dirilişin ve direnişin vücut bulmasını temininden başka çıkar yolun olmadığını müşahede etmekteyiz. Eğer, âti ile mazi arasındaki( gelecek ile geçmiş) köprülerin yıkılmamasını istiyorsak, her yönüyle yoğrulmuş bir nesli bu vatana kazandırmak mecburiyetindeyiz. Yoksa yapılan bütün gayretler; ruhu çıkmış ceset üzerinde ışık aramaya benzer. Laf kalabalığına değil, icraata ihtiyacımız var. Bunun yolu da; yolları tıkamak değil; açmaktan geçer. Gerisi lâfügüzaf. (Dirilişimiz Milliliğin İhyasındadır,Yeni Fikir Dergisi yayınları (YFD),2011)

03.02.2016
Bu yazı 1050 defa okundu.

Diğer Yazıları