YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Mezkit

KARANLIĞIN UMUDU*

Hüzündü. Kırıktım. En çok da kırgın.  Ufacık bir çocuktum ben o yıllarda, ruhundan neşe akan gökkuşağı misaliydim. Beyaz kanatlanırdı umudumda. Çocuk aklımla hep güzel şeyler düşünüp, hayal ederdim tüm hayatlar ve ülkem adına. Bir gün okula gitmek üzere giyinip hazırlandığımda çok yüksek bir ses ile evimiz sallandı. Deprem sandım önce bilmiyordum çünkü savaşın ne olduğunu. Çocukken oynadığımız oyunlarda aldığım yaradan akan kandan ibaretti benim gördüğüm. Sesin bitmesini bekledim öylece, bitmedi. Bir sürü asker gördük sonra insanlar gördük oradan oraya kaçan. Bizim çocukken oynadığımız kovalamaca oyunu gibi masum değildi bu kaçış, bu kovalayış. Gördüğünü vuruyordu asker, yere yığılan insanlardan kan akıyor, cansız bedenlerinden süzülüyordu adeta. Günler günleri kovaladı ve bitmedi o zaman çok idrakinde olamadığım,  şimdi ise adına “vahşet” dediğim durum. Evden çıkamıyorduk, gülmüyordu yüzlerimiz oysa biz öyle mutluyduk ki. Annem, babam sürekli ağlıyor ne yapacaklarını konuşuyordu. Bunu bize belli etmeseler de anlıyorduk çocuk aklımızla bazı şeyleri. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum ben. İki kardeştik biz. Mutlu bir ailemiz vardı o askerler bizim evimizi yıkıp, bizi doğduğumuz topraklardan gönderene dek. Ne olduğunu anlamadığım bir şekilde arkadaşlarımdan, evimden, doğup büyüdüğüm yerden ayrıldık bir anda. Hiç görmediğim bir kente taşındık. Konuştukları şeylerden hiçbir şey anlamadığım bir yere. Annem durmadan ağlıyor, babam ona her şeyin güzel olacağını, üzülmemesini söylüyordu. Peki annem neden ağlıyor? O askerler neden bizim evimizi yıktı? Üstelik onları daha önce hiç görmedim. Annem, babam onları kızdırdı mı acaba diye düşünüyordum o yaşlarda. Birde kardeşimle birlikte oynadığımız tüm oyuncaklarımız paramparça olmuştu. Üstelik onları bize babam yapardı. Mimardı babam, ismi Nejad. Ev hanımıydı annem, ismi Zehra. Kardeşim Omar ve ben Rana. İşte bu kadardık biz. Dört kişilik dünyamızda; kötülük bilmeden, kimsenin kimseyi incitmediği bir hayatta, en sevdiğimiz yerimizden yaralanacağımızı bilmeden yaşayıp gidiyorduk. Geldiğimiz, daha doğrusu gelmek zorunda olduğumuz yerin adı Kuyucak diye bir ilçeydi. Aydın’ın bir ilçesiymiş. Yolda, annem ile babamın Kuyucak’ın küçük bir ilçe olduğunu, orada yaşamanın bizim için uygun olduğunu, Aydın büyük şehir olduğu için babamın belki bir iş bulabileceği inancında olduğunu, ve daha bir sürü şey duydum. En önemlisi meğer biz buraya “sürgün” edilmişiz. Türkiye bize kapılarını açmış. “Sürgün” kelimesine öylece odaklanmıştım. Kelimenin manasını anlamamama rağmen kelimede bir hüzün vardı sanki ve bunu derinden hissetmiştim. Annemin gözyaşları yol boyunca dinmedi. Babam ise hep o mağrur tavrıyla annemi teselli etti. Yollarda durduk. Denizi gördük. Uçsuz, mavi. Bir anda içime bir umut geldi “her şey güzel olacak” dedim kendi kendime. O günden sonra ne zaman bu cümleyi söyletsem dilime çekip çıkarıverir beni karanlıktan. “Her şey güzel olacak”. Umudun cümle haliydi sanki. İyi düşünmeye başladığımda, iyi olacaktı sanki her şey. Annem bize, kötü şeyler aklımıza geldiğinde, korktuğumuzda hep göğe bakmamızı ve Tanrım, küçük bir çocuğun duasıdır, iyi olmamıza izin ver ne olursun Amin! dememizi söylerdi. Çocukların duası kabul olurmuş. Ben yine aynı şeyi yapmıştım o gün ve ondan sonraki gün, günler ve hatta yıllar. Yeni bir eve taşındık. Küçük, kutu gibi. Omar ile aynı odada kalıyorduk çünkü evimizde yeterli sayıda oda yoktu. Bir şey olmuştu sanki bana, büyümüştüm. Anneme, babama yardım ediyor, kardeşimle ilgileniyor, okula gidemememe rağmen kendimce sorular uydurup onları çözüyordum. Ama okuyamıyordum çünkü bizim dilimizde tek kelime yazı yoktu ve buna çok üzülüyordum. Annem ile babamı benim okula devam etmem gerektiğini konuşurlarken duyduğumda attığım çığlık hala bile kulaklarımda. Öylesine sevinmiştim ki ruhumda bir şeyler kanatlanmıştı adeta. Göğe kaldırdım başımı ve Tanrı’ya teşekkür ettim. Onca yaşanan olayları bir çocuğun küçük bir mutlulukta ( ki benim için çok büyük bir mutluluktu) unutuvermesi bu kadar kolaydı işte. Çocuk kin tutmazdı çünkü, acı bilmezdi, çocuk mutluluktu. Bütün bu duyguların zıddını büyükler biliyor, onlar öğretiyordu. İşte belki de ben bunları öğrenmemek için büyümek istemiyordum ya da küçücük çocuklar bu kötü şeyleri öğrenmesin diye öğretmen olmak istiyordum. Bu özlemim, isteğim belki de yaşayacağım günlerin habercisiydi bana. Alnıma yazılmıştı belki de. Günler birbiri ardına sıralanırken ben sabırla okula gideceğim günü bekliyordum. O gün gelip çatmıştı. Babam ile birlikte erkenden düşmüştük yola. Ben zaten geceden uyuyamamıştım bile. Heyecanımdan sabaha kadar yatakta dönüp durmuştum. Okula vardığımızda gördüm onu. Yanımdan gülümseyerek geçişini hala dün gibi hatırlarım. Gözlerindeki ışık bana daha ilk günden geçmişti. Meğer sonradan sihirli elleriyle hayatıma dokunacak kişi, Zeynep Öğretmenimmiş, o. Müdürün odasına gittiğimizde bizi orta boylu, esmer, güler yüzlü bir adam karşıladı. İsmi Necdet olan bu bey bize çok iyi davrandı. Ben dikkatli bir şekilde etrafı incelerken onlar konuşuyorlardı. Babam mimar olduğu için Türkiye’ye sık gider gelirdi. Türkçeyi ana dil seviyesinde bilmese de iletişim kurabilecek kadar konuşabiliyordu. Bize de sadece birkaç kelime öğretmişti. Kim bilebilir ki bir gün toprağından sürgüne yollanıp başka bir ülkede başka bir yaşam süreceğini? Ben konuşmaları anlayamasam da babamın ifadesinden bir şeylerin ters gittiğini anladım. Babam bir kağıda bir şeyler yazıp Necdet Bey’e verdi ve biz çıktık. Babama olanları sorduğumda bana : Okulda Arapça eğitim vermedikleri için beni okula kaydedemeyeceklerini, ama benim uslu ve zeki bir çocuk gibi göründüğümü, bu hususta öğretmenlerle konuşup, benim için bir şeyler yapılıp yapılamayacağını konuşacaklarını, bu yüzden de iletişime geçmek için babamın numarasını aldığını söyledi. Bir taraftan çok üzülsem de Necdet Bey’in bana çıkarken nasıl baktığını düşündüğümde içime bir umut doğmuştu yine. Babama üzüldüğümü belli etmemeye çalıştım. Bunu ne kadar başardım o çocuk yaşımda bilmiyorum fakat eve gidene kadar sustuğumuzu hatırlıyorum. Eve döndüğümüzde annem olay karşısında çok üzülüp ağlarken ben ona : Üzülme Anneciğim Tanrı çocukları pek sever, ben dua edeceğim kabul olacak inan diye teselli ettim. Birkaç gün sonra Necdet Bey babamı aradı ve bana mutluluktan çığlık attıran haberi verdi. Okuldaki bir öğretmen bana gönüllü olarak her gün Türkçe dersleri verecekmiş. Bir yıl bu eğitimi aldıktan sonra bende okula başlayabilecekmişim. Bu harika bir haberdi. Bizi Çarşamba günü aradılar. Öğretmenim Pazartesi günü gelecekti ve günler bu heyecanla nasıl geçecekti bir de bana sorun. Nihayet o gün geldi çattı. Ben erkenden kalkıp, anneme çörek pişirmesi için yardım ettim ve en güzel kıyafetimi giydim. Gerçi evimizden sadece birkaç parça eşya alabilmiştik. Babamın iş bulamamasından dolayı biraz birikmişlerimizle idare ediyorduk. Annem de bize ucuz yollu birkaç parça kıyafet alabilmişti. Ama olsundu, ben mutluydum, şükürdü. Öğretmenim gelecekti ve ben yeni şeyler öğrenecektim. Bunun mutluluğuyla pencerede beklerken öğretmenim sonunda geldi. İşte oydu! Gülüşüyle içimi aydınlatan, okulda gördüğüm kadındı. Koşarak fırladım evden, babamın bana öğrettiği birkaç kelime Türkçem ile: Hoş geldiniz Öğretmenim dedim. O da bana : Hoş bulduk Ranacığım, ben Zeynep dedi. Adımı biliyor olması beni ayrıca mutlu etmişti. Tanışma faslından sonra öğretmenim babamı ne yapacağımız konusunda bilgilendirdi. Babam da bana tercüme etti. Öğretmenim okulun bana verdiği kitapları verdi. Okulum bunu bile düşünmüştü ve bu bizi çok mutlu etmişti, duygulandırmıştı. Babam utanarak bu eğitimin maddi karşılığını sorduğunda öğretmenimin cevabı hepimizi ağlattı. Dedi ki : “Nejat Bey bu yaşadığınız durum herkesin başına gelebilir. Yarınımız belli değil. Biz Türkiye olarak, her şeyden önce eğitimci kimliğimiz, daha önemlisi insan olarak sizin ve çocuklarınız için elimizden geleni yapmaya hazırız. Onlar da bizim yavrularımız. Siz bunları düşünmeyin. Rana çok akıllı bir çocuğa benziyor. Biz Rana için ne yapılabilir onu konuşalım” dedi o melek gülümsemesiyle. Sabırla, babamın bana ne dediğini söylemesini bekliyordum. Babam anlattığında ağladığımı hatırlıyorum. İçimden kendime şöyle demiştim : “Elimden gelenin fazlasını yapacağıma dair kendime söz veriyorum” Günler günleri, aylar ayları kovalarken ben hızla öğreniyordum. Zeynep Öğretmenim memnundu benden. Zeynep Öğretmenimin sadece ders olarak değil, hayatıma kattığı bin bir güzellik, tecrübeleri benim bugün en büyük servetlerimdendir. O kadar çok şey paylaştık ki ona duyduğum minneti ömrümce ödeyemem. Ben ilkokul, ortaokul derken İzmir Sosyal Bilimler Lisesi’ni kazanmıştım. Bu sürede biz Türkiye’ye kendi vatanımız gibi alıştık, o kadar benimsedik ki tekrar Suriye’ye dönmemeye karar verdik. Zeynep Öğretmenimle irtibatımı hiç kesmedim. Haftalık ziyaretlerimi hiç aksatmadım. Zamanın akışına engel olmak namümkün olduğundan hızla akıp gitti yıllar. Ben Ankara Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünü kazanmıştım. Herkes bu duruma çok sevindi. Bu sırada babam işlerini yoluna koymuş, annem çok iyi komşular edinmiş, Omar ilkokulu bitirmişti bile. Okulu bitirdikten sonra hemen atandım. Üstelik Kuyucak’ta okuduğum Atatürk İlköğretim Okulu’na. Bu haber ailemi, beni ve Zeynep Öğretmenimi çok mutlu etti. İlk görev günüm gelip çatmıştı bile. İlk dersimizde çocuklarıma hikayemi anlattım ve onlara dedim ki : “ Yaşam öyle bir şeydir ki kıvrımlı bir dağ gibidir bu yol. Döndüğünüz her virajda karşınıza ne çıkacağını bilemediğiniz bir yol. Fakat yolda ilerlerken hızınızı ayarlarsanız yapacağınız hamle için düşünme şansınız olabilir. İnsanın başına bu hayatta her şeyin gelmesi mümkündür. Siz yeter ki mücadelenizi verin. Yeter ki mücadeleniz “insanca” olsun. Olsun ki elbet karşılığını alabilesiniz. Var olma mücadeleniz sizin karanlığınızı aydınlık yapacaktır. İnsanlara dokunun. Dokunun ki taçlansın gülüşler, yemyeşil olsun her yer. Ve unutmayın çocuklar, Tanrı çocukların duasını asla geri çevirmez J Umudunuz aydınlansın, kanatlarınız hep çırpılsın, hayat dene bu hikayede. İşte böylece bu güne geldim. Böyle bir mücadeleden, zorluktan insanca gördüğümüz muamele ve dayanma kudretimizle bugüne geldik. Şimdi ülkem gibi benimsediğim Türkiye Cumhuriyeti’ne, ve bizi kendisi gibi gören, hiç incitmeyen, karanlığımıza umut olan, başta Zeynep Öğretmenim olmak üzere tüm Türk insanına içten teşekkür ederim.**

_______________________________________________________________________

 *Deniz OCAK/ Adnan Menderes Üniversitesi Fen edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Yüksek Lisan Öğrencisi,

**Yeni Fikir Stratejik Araştırmaları Derneği (Yeni Fikir SAM)’ın  T.C. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın  PRODES dahilinde Türkiye Kızılay Derneği Aydın Şube Başkanlığı ve Adnan Menderes Üniversitesi ortaklığında yapılan “Göçmen Sorununa Genç Bakış” İsimli yarışmada hikaye dalında BİRİNCİ olan eser.,

 

 

27.05.2017
Bu yazı 397 defa okundu.

Diğer Yazıları