YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Mezkit

Kelimelerin Ruhu

  Hakiki Türkçe kelimeler, tasfiyeye maruz kalmamış; pozitivizmin tesirinden uzak bir şekilde hayatiyetini devam ettiren mefhumların mânâlarının derinliği, inancımızdan neşet eden kültürümüzün ruh dünyasını en iyi şekilde yansıtmaktadır. İnancımızın imbiğinden geçerek Türkçeyle yoğrulmuş kelimelerimiz, irfanî buudu olan bir deryadır. Pozitivist müdahale ile « çağdaşlaşmış » kelimelerin ruhî tarafı yok farz edilerek sığlaştırılmış lisanımız; en küçük bir kirlenmeyi temizlemekten aciz hale getirilmiştir. Günlük hayatımızda kullandığımız kelimelerin ruhî ciheti kalmadığından dolayı soğukluğu insana, yabancılık hissini vermektedir. Yaşayan Türkçe kelimelerin « eskimiş Türkçe veya eski Türkçe » yaftalarıyla yenileştirme/tasfiyeleştirme harekatı neticesinde, kelimelerin sahip olduğu hikmetler kaybolmuş; yerine maddeci zihniyetten beslenen «seküler » bir telâkkî hâkim olmuştur. An’anevî duruşun yerine; tahrif edilmiş « geleneksellik » ihdas edilerek, modernizmin hâkimiyetiyle ruhları çıkartılmış cesetlere dönen kelimelerin varlığı, yeni nesli şüpheciliğe sevk etmiştir.

   Bir düşününüz, şehir ile kent arasındaki farklılığı. Birincisinde, bir medeniyet vardır. Medeniliğin inşa edildiğine, bedevileşmenin şehirleştiğine şahit oluyorsunuz. Diğerinde ise medeniyetin imkânlarından faydalanmayan, geleneklerin yok olduğu; insan yığınları içinde eriyip kenar mahallelerin kendine mahsus bir itilmişliğin teşekkül ettiğini müşahede edersiniz. Birincide mevcut olan irfan deryasına açılma;şehir kültürünün derinliğini bütün hayatına aksettirme varken;öbürkünde ise merkezden çevreye doğru “öteki”leştirme çabasını görürsünüz. Şehir kültüründe komşu hakkına riayet, çevreye, tarihe; o şehrin alâmet-i farikası olan kıymetlerine sahip çıkma şuuru hakimdir. Kent kültüründe ise tam bir yok etme makinesi analayışını, kendisinin sahip olmadığına başkasının sahip olma hakkının da olmayacağı, kendine “öteki” gözüyle bakanlardan intikam alma gayesini telkin eden maddeci ve çapulcu güruhu peyda ettirmiştir.

    Medeniyet ve uygarlığın ihtiva ettiği mânâlar, zahirde aynı gibi görünse de  anlam yönüyle o kadar farklılıklar vardır ki; zaten Pozitivist fikriyatın bizdeki asıl aksi bu olmuştur. Her şeyi maddî bir sebebe bağlayan uygar batının; medeniyet timsali Müslüman-Türk milletine; teknik uygarlığının soğuk yüzünü hissettirmiştir. Uygar batı, maddi imkânlarıyla nasıl bir vahşete imza atığını ve atmakta olduğunu görmekteyiz. Bize dayatılan uygarlıkta; makineleşmenin mevcudiyeti, insanlığın fazilet ve erdemliliğine kaynak olan inanç buudu imha edildiğinden uygarlık, medenileşememiştir. Halbuki medeniyet, insanlığa sıcaklığını, güzelliğini, insan olma vasfını nakış nakış işlemiştir.

   Esas itibariyle uygar batının telkin ettiği maddecilik, kelimelerin ruhunu almayı bir tarafa bırakınız; 

inancını sarsıcı; hatta inançsızlığa sevk edici yolu teşvik etmiştir. Bir “tevâfuk” kelimesinin içinde saklı mânâ ile bu anlayışın ona yüklediği mânâ; temelde inanç-inançsızlaştırma ince çizgisine dayanmaktadır. Bakınız, bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır: “Okuyucu âmin deyince siz de âmin deyin. Zira melekler ‘âmin’ der. Kimin âmin’i meleklerin âminine tevâfuk ederse geçmiş günahları affedilir.” (Buhari,Da’avat 63)

 

    Hadis-i şerifte zikredilen “tevâfuk” kelimesi yerine kendiliğinden olma, denk gelme, rastlantı, tesadüf kelimelerinin kullanılmaması; tesâdüf mü yoksa tevâfuk mu? Bundaki hikmet nedir?

 

   “Tesadüf, kâinattaki ‘birlik’ mânâsıyla boyanmış İlâhî tasarruf anlayışına ters bir kelimedir.

 

     Tevâfuk ise , ‘tevhid’ yani birleme dediğimiz ve kısaca ‘ Lâ İlâhe İllallah’ mübarek kelimesi ile ifade ettiğimiz îtikâdın zarûrî  neticesini ifade eden bir hakikattir.

 

     Tesâdüfün hakiki olarak var olduğunu kabul etmek İlâhî tasarruf dışı sahalar olduğunu da kabul etmeyi gerektirebilir. Oysa bizi tevhide sevk eden her şeyi içine alan vahdaniyet,

 

vâhidiyet ve ehadiyet hakikatleri hayal edebileceğimiz en ufak ölçeklerde bile bir başıboşluğun olmadığını, olamayacağını gösterir.

 

    Pozitivizm, kâinatı Yaratıcı’yı dikkate almadan izah eden deli gömleği; rastlantı, kaos, tesâdüf kelimelerinin dilimize bulaşmasında tesiri en çok olan en kirli fikirlerin en kirli mahsulü.” (A.Muhsin Meriç, Vakit gazetesi,26.12.2004)

 

    Bu rastlantılarla, büyük ve küçük kainattaki (insan) her şeyin başıboşlukla ahengine ulaşmış ve ulaşılabileceği fikrini zerk etmektedir. Ezeli takdirin, kaderin vukuu bulamayacağına; yani kaza ‘nın olmayacağına işaret etmek ister. Halbuki tevâfuktaki mânâ, denk gelmenin dahi İlâhî takdire bağlı olduğunu; tevâfuğun, kader- kaza çizgisinde seyrettiğine delâlet vardır. Başımıza gelecek kazanın tesâdüfen orada bulunmamızdan dolayı değil; Allah’ın takdirinin tevâfuğundan ileri gelmektedir

 

    O halde yapmamız gereken şudur: Ruhuyla oynanmış kelimelerle hayatımıza yön vermek yerine; aslını muhafaza ederek yaşayan Türkçe ile istikbale bakarsak; ruh dünyamıza gıdasını akıtmış oluruz.

14.08.2015
Bu yazı 1061 defa okundu.

Diğer Yazıları