YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Mezkit

Nurettin Topçu ve Maarif Davamız (2)

   Beklenen Gençlik

 

 Her büyük mütefekkirin bir gençlik tahayyülü vardır. Biz bunu Mehmet Akif’in Asımın Neslinde, Necip Fazıl’ın Büyü Doğu Neslinde, Sezai Karakoç’un Diriliş neslinde ve burada zikretmeden geçilemeyecek Ali Ulvi Kurucu’nun ateşler içinde fakat yanmayan gençliğinde görebiliriz. Üstat Nurettin Topçu gençlik tahayyülünü Beklenen Gençlik yazısında ortaya koyuyor. Biz burada kitaptaki bu bölümden kısa bir alıntı ile Topçu’nun gençlik tahayyülünü özetlemeye çalıştık. Topçu, gençliğin bitmeyen enerjisi ile hayat aşısı verilen milletlerin mutlaka medeniyet basamaklarında yükseleceğini ifade ediyor. Gençliğe verilecek hayat aşısını yapma görevinin de ancak maarif sisteminin işi olduğunu ortaya koyarak öncü neslin inşasında eğitimin ve öğretmenin önemini hatırlatıyor.  Gençlik, geleceğin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak yarınımızı keşfedebiliriz. Her devrin gençliği, kendi enerjisini harcayabildiği âlemde yaşıyor. Eski Mısır’ın gençliği tabiatla çetin mücadelenin sahnesinde, Sümer gençliği tapınakta, Yunan gençliği olimpiyatlarda, Roma gençliği ise forumda kendi siması ile görünmektedir. İlk İslam dünyasının yaşattığı gençlik, insanlığa hayır ve hizmet yarışında iken Cengiz ve Moğol gençlerinin, kestikleri kafalardan kule yapmak hususunda yarıştıkları görülmektedir. Ashap devri, İslam’ın ilk genç devridir. Osmanlılar, asırlarca yaşlanarak kocamış olan bu aşk ve iman ağacına yeniden gençlik aşısı yaptılar. Yavuz Selim sanki Hattabın oğlu Ömer’in tekrarlanan gençliğidir. İslam’ın ilk cihadı olan Bedir’in sevgisiyle harekete geçerek Medine dışında düşmanı karşılamakta ısrar eden ilk İslam gençleri Uhud’da can verirken sekiz yüzyıl sonra üzerlerine lav gibi ateş akıtan Bizans’ın surlarına tırmanmak için “bugün şehitlik sırası bizimdir” diye şehitliği paylaşamayan Fatih askerlerinin gençliği oldular. Anadolu’da devlet kuran Müslüman Türkün simasını, Alparslan’ın yaşama aşkını Allah sevdasıyla birleştirerek kendinden rahmet ve sevgi taşıyan gençliğinde görüyoruz. Bu sima, asırların arasında olgunlaşarak Osman’ın adalet ahlakiyle Murad’ın şahadet sevdasında kemalini buldu. XVII. Asra kadar bu muhteşem şahsiyet olgunlaşmasına bütün insanlığın hayranlığı çevrildi. Dünyanın en heybetli gençliğini hayata çıkarmıştık. Ancak, erginlik çağından sonra ihtiyarlayan her canlı varlık gibi, milletimizin tarihi de o muhteşem gençlik devrini aşarak yorgunluk çağını tanıdı. Son üç asırdan beri bu harikulade şahsiyetin çözüldüğünü görüyoruz. Bazen bozgunla biten bir harbin yıkamadığı ruhları, zafer uyuşturuyor ve bir nesli kendinden geçirtebiliyor. Kurtuluş Harbinden önceki devirde, vatan parçası diye Yemen çöllerine koşan bir gençlik vardı. Cumhuriyet gençliği için Anadolu’da hizmet teklifi, çoğu kere sürgüne gönderilmek manasına geliyor. Bu asrın başından beri hamle yapmak isteyen gençliğimizin sonu yıkımla neticelendi. Her yıkılışın sebebi benliğimizden kaçarak, batının taklitçiliğine sığınma sevdamızdır. İlk olarak Servet-i Fünun’un temsil ettiği cılız, cesaretsiz, imansız ve bitik bir gençlik ortaya çıktı. Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil’in hasta varlığı, bir iman buhranının kurbanıdır. Onda artık ne Bedr’in aslanlarından, ne de Alpaslan’ın âleme rahmet taşıran ruhundan bir damla kalmıştır. Bu nesil, kendini inkâr ederek batıya çevrilmek isterken, materyalizmin ve pozitivizmin çorak zemininde kendi kurbanlarını verdi. Geçen asırdan beri sahneye çıkan yeni taklit rüzgârı sırası ile bizi Fransız, Alman, Amerikan modalarına tabi kıldıktan sonra, ruh ve kültür buhranı iradesiz varlığımız bir yandan Japon kıyılarına öbür taraftan Çin ve Slav davası olan anarşist bir sistemden gıdalaşmaya kadar götürdü. Hayat mücadelesinde olduğu gibi fikir mücadelesinde de düşmana karşı koyarken düşmanın silahları kullanıldı. Ruh ve dava cephesinde düşmanla aynı silahı kullanmanın düşman ruhuna minnettarlık olduğu bilinmedi. Düşmanın başvurduğu vasıtalarla antlaşmanın sonunda düşman ruhuna teslim oluşun gerçekleşeceği düşünülmedi. Yabancı vasıtaları kullanarak şahsiyet kazanılamazdı. Bugün artık kutsallaştırdığı uzvi yapının sakat sinirleriyle kıvranan nesli tedavi için, tam hastalığını bulunduğu yerden işe başlamak lazım geliyor. Uzviyetten ilme, ilimden felsefeye, felsefeden sanata ve ahlaka ve nihayet dine yükselmemiz lazımdır. Böyle adım adım yürüyüş, hasta, hem de şaşkın bir nesli Allah’a götüren yolda yeniden canlandırılabilir. Bu iş bir maarif işidir ve bir neslin kurtuluşunu ancak maarifinin yükselmesinde aramak lazımdır. 

( Kaynak:Nurettin Topçu,Türkiye’nin Maarif Davası,Dergah yayınları, : Özet:Ebubekir DİLEKÇİ  /http://www.kitaptahlili.com/index.php?option =com_content&view= article&id= 118: tuerkiyenin-maarif-davasnurettin-topcu&catid=35:kitap-tahlili&Itemid=54)

14.11.2016
Bu yazı 821 defa okundu.

Diğer Yazıları