YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Mezkit

Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî (10)

-UNESCO 2016 Hoca Ahmed Yesevî Yılı Hatırasına-

 

Tasavvufî Akımların Mâverâünnehir’deki Serüveni-8

 

Kutadgu Bilig, bütün İslâmî eserler gibi “hamd” ve “salâvât”

içeren bir önsözle başlar. Yûsuf Has Hâcib, kitabının önsözünde insanî

melekeleri “Adalet”, “İktidar”, “İdrak” ve “Kanaat” olarak

sıralar. Kutadgu Bilig’in en orijinal yönlerinden birisi bu soyut kavramların

daha iyi anlaşılması için birer kişi şeklinde somutlaştırılarak

canlandırılıp konuşturulmalarıdır. Gerek eserin ana ekseni olan

çeşitli soyut insanî melekelerin birer şahıs halinde canlandırılarak

ortaya çıkarılması, gerekse mecaz özellikleri ve metafor şeklindeki

istiarelerdeki sadelik köklerini Türk sözlü edebiyatından alan orijinal

bir tarzdır.

Hükümdâr ailesinin dinî otoriteye nasıl saygı göstereceği,

Devlet yöneticilerinin ve memurlarının halka nasıl davranması gerektiği,

çiftçilere, tüccarlara, hekimlere, büyücülere nasıl davranılacağı,

kadınlara karşı nasıl hareket edileceği, iyi bir hanımda

bulunması lazım gelen nitelikler vb. birçok sosyokültürel konuda

norm koyan, kural belirleyen satırlar Kutadgu Bilig’i araştırmacılar

için zengin bir sosyolojik hazine haline getirmektedir. Dört melekeden

Kut’un oğlu Ögtilmiş, hükümdara -o devir Kaşgar’ındaki Türk

toplumunu teşkil eden- bütün sınıflardan; çiftçi, memur, esnaf ve

sanatkârlardan bahsederek ne gibi vasıfları haiz olması lazım geldiğini,

kendilerine nasıl muamele edilmesi gerektiğini ayrıntılı şekilde

anlatır.

İslâm ile müşerref oldukları dönemde çoğunlukla kadim dinleri

olan ‘Gök Tanrı inancı’na sahib olan Türkler, animist-naturalist

inançlar ve atalar kültünden şamanizme, şamanizmden budizm,

maniheizm ve zerdüştîliğe ve hattâ Yahudîlik, Hıristiyanlığa varıncaya

kadar hemen bütün din ve mistik kültürler ile tanışmışlardı.

Bütün bu farklı inançlar Türkler arasında yayılma fırsatı bulmuştu.

Bu farklı inançlar bazı dinî pratikleri ile toplum içerisinde yayılırken

eski inancın unsurları da tamamen terk edilemediğinden bir

dinden ötekine geçerken, sürekli eski unsurlar yeni kalıplar içinde

birike birike İslâm’ı kabul dönemine kadar gelinmişti. Bugün hâlâ

Sibirya bölgesinde animist-naturalist Şor-Tuva, Kırım’da Musevî Karaim,

Romanya Dobruca’sında Hrıstiyan Gagavuz (Gökoğuz) , çok

nadir de olsa Doğu Türkistan’da Maniheist Uygur, Afganistan’ın Hindikuş

dağlarının ücra köşelerinde Budist Türklere rastlanması Türklerin

İslâm ile özdeşleşme sürecinin istisnaları olarak dikkat çeker.

(Bütün bu İslâm dışı inançlara sahib Türklerin Türk topluluklarının

geneli içerisindeki nüfus oranının %1 kadar olduğunu hatırlatmalıyım.)

İslâm, 10. yüzyılda Türkler arasında en yaygın inanç sistemi

olarak belirirken, çoğunluğu konar-göçer bir toplum, avcılık esaslı

bir üretim tarzına dayalı bir ekonomik düzen ve bütün bu sayılan

dinlerin bakiyelerini bağrında saklayan şifahî bir kültür geleneğiyle

yüzyüze geldi. Bazı akademisyenlerin “heterodoks Türk İslâmı” dedikleri

Türk müslümanlığı şekillenirken, bu bağdaştırmacı (= senkretik)

yapı içerisinde eski kam-ozan, yeni dervîş-şeyh konumuna yükseldi.

Gerçekten de Türklerin yeni dini kabul ettikleri ilk günden

itibaren İslâm’ı yaşama tarzı incelendiğinde tasavvufî bir duyarlılıkla,

dergâh odaklı bir sosyal yapılanmanın teşekkül ettiği görülmektedir.

‘Cemaat’ olarak adlandırılabilecek bu yapılanmanın

merkezinde ise kendilerine “Pîr”, “Şeyh”, “Mürşîd” gibi ünvânlar

verilen maneviyat uluları, rûhânî hendesenin ustaları yer alır. Asırlar

boyu Mezopotamya medeniyetlerinin med ve cezir dalgalarının

etkisinde kalmış olan Fars kültür çevrelerinin eski Zerdüşt dini ve

felsefesi ile tanışık olduğu düşünülürse tasavvufî felsefenin öncelikle

İran-Irak havzasında, Horasan ve Basra odaklı olarak gelişmesinin

nedeni anlaşılabilir.

Vahdet-i vücûd, südûr nazariyeleri, fenâfillah ve bekâbillah

gibi tasavvufî teorinin anlaşılması pek de kolay olmayan felsefi

konularının Ahmed Yesevî’nin yaşadığı asırdaki Türk ülkelerinin

saf gönüllü insanları için hemen hemen hiçbir anlamı olmayacağı

açıktır. Türkistan tasavvufunun Yesevîyye ve Nakşbendiyye geleneklerinin

ilk yazılı kaynaklarına bakıldığında bu eserlerin genel

olarak tarikat pîrlerinin menkıbeleri ile ilgili olduğu görülür. 12.

yüzyılda henüz teşekkül etmekte olan Yesevîyye tarikatının pratik

uygulamalarını gösteren âdâb ve erkânının yazılı hale getirilmesi

de Ahmed Yesevî’den çok sonra 14.-15. yüzyılda gerçekleşecektir.

Yesevîlik tarikatının ilk âdâb kitablarından olan Menbau’l-Ebhâr

Fi Riyâzi’l-Ebrâr ve Cevâhirü’l-Ebrâr min Emvâci’l-Bihâr risaleleri,

Sultan Ahmed Hazînî tarafından Osmanlı ülkesinin başkenti

İstanbul’da Osmanlı Sultanı ve yakın çevresine Yesevîyye tarikatını

tanıtmak için 16. yüzyıl sonlarında kaleme alınmıştır. Bu iki eser

sayesinde bugün Yesevîlik yolundaki uygulamalar konusunda bir

bilgi edinebilmemiz mümkün haldedir.

Kaynakca: Dr. Hayati Bice, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî,Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları, Ankara- 2016,

 

08.11.2016
Bu yazı 846 defa okundu.

Diğer Yazıları