YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Mezkit

YERYÜZÜNDE BİR GÖÇMENİN YERİ*

Güneş ışığında uyuyamam ben. O sabah yine uykum güneşin ilk ışıklarıyla bozuldu. Kalkıp yüzümü yıkadım. Süveyda’nın bana hediye ettiği o küçük aynada kendimi gördüm. Otuz yıllık zamanın nasılda çabuk geçtiğini o sabah anladım. Hiçbir şey artık eskisi gibi değildi, her şey değişmişti. İnsan birkaç saatlik uykusundan uyanınca bile hayatında bir şeylerin değiştiğini farkeder. Bana göre mekanı değiştiren zamandır. Zaman değişir ve gelişirse, mekanda buna bağlı olarak değişir. Aynaya bakıp bunları düşünürken aklıma Süveyda geldi. Otuz yıl önce mesleğimin ilk yıllarının verdiği heyecanla eşimle taşındığım Kadıköy ‘de bir mahalleye Suriye’den göç eden işçi göçmen bir aile vardı. Sayıları giderek artan göçmenlerin düzensiz yaşamları ve düzensiz işleri vardı. Bu düzensizlik ülkedeki yerli işçi kesimi de giderek tehlike altında bırakıyor, ülkemizi ekonomik krize sürüklüyordu.  Üç çocuklu bu genç çekirdek aileden benim öğretmenlik yaptığım okula gelen Süveyda adında on dört yaşında bir kızları vardı. Maddi durumlarının kötü olmasının yanı sıra geldikleri bu ülkenin dilini bilmemeleri ve bazı insanların onların üzerindeki psikolojik etkileri altında çökmüş bir ailenin en büyük çocuğuydu. Üç ay gibi kısa bir sürede Türkçeyi çok güzel konuşabildi. Benim gözümde okuyup bu güzel ülkede iyi yerlere gelip ailesine bakacaktı. Bana göre onun geleceği parlaktı.                                                                                                                                                                                                       Eşimle birbirimizi çok severek evlenmiştik. Benim için aşk dedikleri şey oydu. Ona duyduğum aşk kelimelerle anlatılabilseydi eğer isimsiz kalırdı. Çünkü hiçbir kelime ona duyduğum hissi anlatamazdı. Kadıköy’e taşındığımızdan beri çocuk istiyorduk. Eşim üç aylık bir kız çocuğuna hamileydi. Bir çocuğum olacaktı. Böylesi mutluluk harika bir duyguydu. Aynı şekilde başıma eşim beş aylık hamileyken hayatımda hiç gelmeyen kötü bir olay geldi. Eşim akciğer kanserine yakalanmıştı. Doktorların bütün çabalarına karşı kurtarılamadı. Bu üzüntüyü anlatamazdım. Artık bir aşkım bir dostum bir eşim yoktu. Bir kızım yoktu.Kadıköy’de bir yıl geçirmiştim. Belki de en yakınımdaki insan Süveyda’ydı. O beni anlayan çok zeki ve çalışkan bir kızdı. Bana göre onun isminin anlamı dünyanın kalbinin ortasında var olan barışı simgeleyen siyah bir noktaydı. Çünkü siyah aşktı. Çünkü aşk temizdi. Çünkü barış temiz bir süttü. Çünkü aşk barış demekti. Ve insanlar buna inanmalıydı.              

 Okulda onu ötekileştirenlere aldırış bile etmezdi.Derslerindeki kararlılığı, başarısı,  hayata karşı duruşu her geçen gün artarak devam ediyordu.                                                                                                                                                                                                                                                                  Yağmurlu bir pazartesi günü okuldan beraber mahalleye geldiğimizde mahallede ambulansların, polislerin onların oturduğu evin önündeolduğunu fark ettim. Öldürülenler Süveyda’nın ailesiydi. Aniden kopan çığlık Süveyda’ya aitti. Onun artık bir ailesi yoktu. Duyduğum söylemlere göre farklı oldukları bu mahallede Süveyda’nın annesinin bedenini kullanarak para kazandığını ve öldürüldükleri söyleniyordu. Süveyda yalnız kalmamıştı. Yanında ben vardım. Onu korumalıydım. Acılarımızı paylaşarak yaşamalıydık. Onu öyle bırakamazdım. O artık benim biricik kızımdı.                                                                                                                                                                                       

        Bana bundan bir yıl önceki doğum günümde hediye ettiği bu aynaya bakıp bunları düşünürken aklıma akşamki Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun ödül töreni ve sonrasındaki doğum günüm için hazırlattığı yemek geldi. Evet bu gün benim doğum günümdü. Altmış yaşında ölümü mutlu bir şekilde bekleyen yaşlı biriydim.                                                                                                                                                                                                                       Akşam olmuştu hepimiz Süveyda’yı kürsüde dinliyorduk ödüle layık görülmüş ve insan haklarına yönelik yaptığı azimli çalışmaları ve düşüncelerinden dolayı cumhurbaşkanı tarafından kurumun başkanı seçilmişti. Onun sayesinde Türkiye’nin birçok yerinde ve yurt dışında iki ülkede göçmenlerin okullarda eğitim görmelerini ve topluma kazandırılmasıiçin örgütler kurulmuştu.     

Onu gururla dinliyordum. Beni göstererek “ Baba” dedi. Onu dinlerken yanaklarımın ıslandığını hissettim. Salon alkışlara boğulmuştu. Evet, emindim. Bu ülkede artık hiçbir göçmen ailesinin yaşamı o hayatta olduğu süre boyunca onun ailesi gibi olmayacaktı. Bu ülkede insanın insan tarafından alınan hakları tekrar geri verilecekti. Artık mutluydum, ölebilirdim. Bir zamanlar Afganistan’dan İstanbul’a gelen ailemin intikamı kırk yıl sonra alınmış ve katillerinden hesabı sorulmuştu. Süveyda konuşmasını bitirip gelincesarılıp doya doya ağlayabilirdik…**

* Çağrı ÇARDAKLI / Adnan Menderes Üniversitesi ASYO Hemşirelik Bölümü Lisans Öğrencisi,

**Yeni Fikir Stratejik Araştırmaları Derneği (Yeni Fikir SAM)’ın  T.C. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın  PRODES dahilinde Türkiye Kızılay Derneği Aydın Şube Başkanlığı ve Adnan Menderes Üniversitesi ortaklığında yapılan “Göçmen Sorununa Genç Bakış” İsimli yarışmada hikaye dalında ÜÇÜNCÜ olan eser.

03.06.2017
Bu yazı 372 defa okundu.

Diğer Yazıları