YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Tuna

Artan Terör ve Açılım

 

Önemsenen ve geleceği biçimlendireceği öngörülen bir işin hazırlık sürecinde; planlamalar düzgün yapılmaz, riskler tanımlanıp analiz edilmez ve süreçte işbirliği kurulacak paydaşlara ilişkin tanımlamalar tutarlı olmaz ise o işten sonuç alınamaz. Bizim, “Kürt açılımı”, “demokratik açılım” veya “milli birlik ve kardeşlik projesi”nde alamadığımız gibi…
Öncelikle şunu belirtelim; genel olarak ülkenin demokratikleşmesi ve özelde de Kürt meselesinin çözümü için sistemin ve bürokrasinin izin verdiği kimi adımların atıldığı gerçektir. Genel demokratikleşme çalışmalarını bir kenara bırakırsak, Kürt meselesi konusunda Başbakanın yapmış olduğu Diyarbakır konuşmasını, OHAL’in kaldırılmasını, TRT’nin Kürtçe yayın kanalını, yerel isimlerin kullanılmasına ilişkin serbestliği, bölgedeki yoksulluğu gidermeyi amaçlayan ‘sosyal yardımları’ ve açılım kapsamında yürütülen çalışmalarını saymak mümkündür. Ancak gelinen nokta analiz edildiğinde görünen şey; terörün arttığı ve açılım olarak adlandırılan meselenin ise kesintiye uğrayarak söylem düzeyini aşamadığıdır…
Bugünden düne bakıldığında, planlamanın, analizlerin ve değerlendirmelerin doğru yapılmadığı ve projelendirmenin ise tutarlı olmadığı görülmektedir. Böylesine olumsuz durumlarda yapılması gereken; geçmişin yanlışlarına takılmak, yanlışta ısrarcı olmak veya sağı-solu suçlamak değil, daha tutarlı bir analiz ve değerlendirme ile yeni bir yol haritası çıkarmaktır.
Yeni bir yol haritası çıkarmak mümkün… Ama bunun için de siyasi iradenin ve devlet yönetiminde belirleyici olan bürokratik kadronun çözüm kararlılığını yenilemesi gerekir. Şu an için olup bitenler değerlendirildiğinde, devletin ve hükümetin, artan terörün bitirilmesi ve Kürt meselesinin çözümü için yeni bir plan ve stratejisinin olduğunu söylemek güç. En azından, görünür bir işaret yok…
Olup biteni anlamak ve yeni planlamaya katkı sunması amacıyla, bazı noktaların altını çizmekte fayda var;
1. Cezaevinde olmasına rağmen, PKK’nın üzerinde belirleyici etkisi olduğu bilinen Öcalan, muhatap alınmak için 31 Mayıs tarihini son gün olarak ilan etmişti. Bu tarihten sonra “olacaklardan sorumlu değilim” diyerek, olabilecekler için ipucu da vermişti. Yeni plan, taktik ve stratejiler anlamına gelen bu ifade, devlet, hükümet ve güvenlik bürokrasisi tarafından doğru okunamadı. Devlete, “beni muhatap alın” ve örgüte de, “sakın ha beni burada unutmayın” mesajı veren bir mahkumun çizdiği strateji, koca bir ülkeyi kuşatıyor… Türkiye’nin güvenlik politikalarına biçim veren siyasi ve bürokratik kadrolar da süreci izliyorsa, ki görünen budur, ciddi bir sorunun varlığından bahsetmek mümkündür!
2. Öcalan’ın “sakın ha beni burada unutmayın” mesajı üzerine PKK’nın ilan ettiği “aktif savunma” stratejisinin, terörü artıracağı açık. Bu noktada dikkate alınması gereken konu ise ilan edilen yeni stratejinin içeriğidir. Bu strateji; (1) bir yandan güvenlik kuvvetlerine yönelik saldırıları, (2) öte yandan sivilleri de içine alacak bir biçimde terörün ülke geneline yayılmasını içermektedir. Bunu iyi okumak gerekir…
3. Bölgede, dikkate alınması ve üzerinde düşünülmesi gereken konulardan birisi de, temsil sorunudur. Bir yanda, bölge insanın % 31’indan siyasal temsil yetkisi alan BDP ve öte yanda, %69’ından temsil yetkisi alan diğer siyasi partiler. BDP’nin, ikili oynamayı siyaset yapmak olarak kabul ettiği açık. BDP; hem olup biten her şeyden devleti ve hükümeti sorumlu tutup kenara çekiliyor, hem de kışkırtıcı söylem ve tutumlarla örgütü, kitleyi ve halkı tahrik ediyor. Bölge insanından temsil yetkisi alan diğer siyasi partiler ve aktörler ise suskun. Suskunluğun ve ‘parti disiplinine’ tabi olmanın çözüm getireceğini umuyorlar! Siyasal temsil mecralarının işlemediği, hatta tükendiği bir atmosferde öne çıkan tek örgütlü güç ise terör örgütü ve onun kentlerdeki temsilcileri oluyor. Peki, sorunu çözmek için ciddi siyasal riskler alan hükümet ve devlet, temsil sorununun aşılması için yeni stratejiler geliştirip, örgütün hareket alanını ve halkı etkileme gücünü sınırlayamaz mı?
4. Hükümet; anayasa değişikliği görüşmelerinde ortaya çıkan siyasal pozisyonlardan hareketle CHP, MHP ve BDP’yi aynı kefeye koymuştu. Hükümetin bu tutumu, terör söz konusu olduğunda, sürdürmesinin doğru olduğu söylenemez. Olup biten olayları ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Terör karşısında toplumun geniş kesimlerini bir araya toplayabilmek ve ortaya çıkan mutabakata hitap edebilmek önemlidir. Bunu sağlamak ise hükümetin sorumluluğundadır. İktidar sorumlulukları bulunmayan partiler, ortaya çıkan kaos ortamından yararlanmak isteyebilirler. Ama iktidarı elinde bulunduranların, genellemeci tutumlar içinde olması doğru değildir. Her türlü politik çirkinliğe rağmen, sorunu çözmekle sorumlu olan iktidarın kullandığı siyasal dilinin, kuşatıcı olması gerekir. Ama bu görünmüyor.
5. Habur olayı ile birlikte kesintiye uğradığı açık olan açılım sürecine ilişkin sağlıklı bir analiz yapmadan başlatılan “kahvaltı buluşmalar” ve AK Parti teşkilatlarına açılımı anlatmaya yönelik çalışmaların, kamuoyunda karşılık bulduğunu söylemek zor. Bunlar, Başbakanın ve hükümetin samimiyet göstergesi olabilir. Bu doğrudur da. Ancak bu tür çalışmaların çözüme katkısının olabilmesi için sürecin hazırlık aşamasında, oldukça geniş bir kesimi kapsayacak bir biçimde ve kısmen de gizli yapılması gerekirdi. Hele terör saldırılarından yaşamlarını yitirmiş insanların yakınlarını dikkate almayan veya kısa bir görüşme ile geçiştiren bir PR (halkla ilişkiler) çalışmasının karşılık bulması düşünülebilir mi? Şunu unutmayalım ki; terör ve terör nedeniyle ortaya çıkan sorunların büyük bir kısmı, bireysel hak ve özgürlüklere yöneliktir. Yani insanidir. Dolayısıyla, çözüm taleplerini ve çözümü de burada aramak gerekir. Çözüm talebini ve gerekliliğini, terör nedeniyle oluşan ekonomik kayıplar üzerine oturtmak ve terörden etkilenenlere ekonomik destek sağlamayı öneri olarak tartışmak, meseleyi tam olarak anlamamak ile eşdeğerdir. Ayrıca da bu yaklaşım, ekonomik kaynakların kullanımı konusunda, vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmak olarak okunmaktadır. Ayrımcılık ve buna ilişkin duygu ise sorunu derinleştiriyor…
6. Türkiye, PKK terörü ile 26 yıldır uğraşmaktadır. Peki; terörün nedeni, örgütün üzerine oturduğu temel dinamikler, yaşadığı değişimler, izlediği stratejiler, militan kazanma yolları, örgüte destek verenlerin nedenleri ve tutumları, örgüte katılmanın ortaya çıkardığı sonuçlar, terörün toplumsal yapıda oluşturduğu sorunlar ve ayrışmalar, yaşamlarını yitirenlerin sosyolojik analizi ve geride kalanların yaşadıkları sıkıntılar gibi konularda araştırma ve akademik çalışma yapan var mı? Yok… Sorunu çözmek isteyen devletin, bu ve benzer çalışmaları yapması gerekmez mi? Bu tür çalışmaların yapılmaması, çözümü güvenlik kuvvetlerinden beklemek anlamına gelmez mi?
Peki, yapılması gereken ne? Olup biteni yeniden analiz etmek ve yeni bir planlama ile yaşama geçirmektir. Bu mümkün. Cevabı net olmayan soru ise süreci yönetemeyen kadrolar ile bunun mümkün olup olmadığıdır…
(Kaynak:Adnan Faruk
23.06.2010
Bu yazı 998 defa okundu.

Diğer Yazıları