YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Tuna

BİLGİ ÇAĞINDA BİLGİSİZ,İRFANSIZ VE TEFEKKÜRSÜZ BİR TOPLUM İNŞÂ ETMEK (*)-3-

BİLGİ –İRFAN-TEFEKKÜR İLİŞKİSİ

 

 Bilgi-İrfan-Tefekkür İlişkisi Nasıldır?

   Bir toplumun tekâmülü,tefekkür eden insanların tesir gücüne bağ-lıdır.

   İnsan olmanın gereği, tefekkür etmek, düşünmek ve bunu hayata geçirmek...

   Türk  fikir hayatı ise tefekkür etmekten çok uzak, hususiyle ideolo-jik “izm”lerin peşinden giderek,fikrî dogmaların ardı sıra sürüklenmiş yıllarca...

  İdeolojik bakış,hastalık haline gelip müzminleşince, tedavisi imkân-sızlaşmıştır. Her tefekkür eden âdemin aynı “şeyi” düşünmesi gereki-yormuş intibaı, fiili duruma dönüştürülmüş.Her tecdit hareketini, ken-di dogmasının süzgecinden geçirmiş, neticede ise muasırlık adına iki asıra yakındır debelenip duruyoruz. Bir türlü; girdiğimiz çıkmaz soka-ğın farkında olmadan, karanlık yerlerde ümit ışığı arıyoruz. Halbuki, tefekkür edebilseydik; sahih geleneğe, millî ve tarihî mirasımıza sahip çıkabilseydik, düşünce âleminde, ithal edilen “izm”ler değil, asriliğin müspetesiyle yapılan sentezin mahsullerini şimdi topluyor olurduk.

   Fikir hürriyetinin önüne eli sopalı vazifeliler değil de, mürekkep bulaşmış yüzler gelmiş olsaydı, çok imrendiğimiz batı tarzı muasır medeniyet seviyesini çoktan geçmiş olurduk. Yıllardır eşikte bekle-yerek, kendi kıymetlerimizden koparak “modernleşmezdik”.

   İlim ve tefekkür, bilgi ve fikir, ilim ve düşünce; bunlar birbirinden ayrılmaz kavramlardır. İlim olmadan fikrin olamayacağı için, tefekkü-rün de  meydana gelmeyeceği aşikârdır.Bilmek, öğrenmek, en yetkili zattan veya muallimden veya öğretmenden veya “uzman” kişiden  bil-gileri deruhte etmektir. Buna ham bilgi denir. Verilenler  yorumlan-madan, seçmeden, ayıklanmadan alınır. Veyahut da öğrenmeye daha batinî zaviyeden bakılırsa ilmi bu şekliyle yani İlm-î Vehbi yoluyla almak mümkündür. Ki,bu şekilde bilgileri almak istisnaidir. Tasarrufu elinde olandan alınır. Bizim içim asıl olan ise,bilgiyi öğrenilmesi icap eden yerlerden alarak ilk safhada bilmek fiilini hayata geçirmektir.

 “Haberlerin doğru ve gerçek olanlarını yalandan ayırmak,sosyal hayatın karakterini ve doğasını bilmekle mümkün olur.Doğruyu yanlıştan ayırmanın ayırmada en iyi ve en güvenilir yol budur.

(…)(V)uku bulmuş olaylarla ilgili haberler söz konusu olduğunda,bu haberlerin  sosyal hayatın doğasına uyup uymadığı ve böyle bir şeyin gerçekleşme imkanı bulunup bulunulmadığının  araştırılması gerekir ve az önce söylediğimiz gibi, bu haberi nakledenin güvenilir olup olmadığını araştırmaktan çok daha önemlidir.”(Haldûn,2004,72)

   Pekiyi, bilgiyi bu şekilde öğrenmek, bir üst bilenden alt bilene nakli,fikir edinmemize yardımcı mı olur yoksa fikri öğrenmeden evvel de mümkün olabilir mi? İşte, meselenin en hassasiyet arz eden yeri burasıdır. Elbette kemiyet  itibariyle alınan bilgiler olmadan da  fikir sahibi olabilinir;ancak böyle bir şeyin vukuunda da “alaylı” mektepten talim ve terbiye vardır. O cemiyetin ilmî alt yapısı sağlam ise,işin ehline gitmeden de fikir sahibi olmak da mümkündür. Ancak, esas olanı ise ilmin ışığındaki fikirdir. Buna ilm-i kesbi yoluyla tefekkür demek daha doğru bir tespit ve tefsir olur. Çalışarak, azmederek, ehlinden mektebinden / okulundan öğrenerek fikir sahibi olmanın tefekkür hayatında kalıcılığı ve etkisi imkân dahilindedir.

   Fikir ve bilgi ayrılmaz bir ikili ise, uygulamada  nasıldır?Bu nokta-da ise maalesef halimiz içler acısıdır.Hele hele “alaylı” mekteplilerin kalmaması da fikri yozlaşmanın had sahaya ulaşmasını hızlandırmış-tır. Halbuki asrımızda iletişim vasıtaları ve diğer imkânlar ile bilgi sahibi olmak kolaylamış gözükse de, fikir sahibi olamadığımız orta-dadır.Her geçen gün fikirsiz  bilgiçler toplumu bir ahtapot gibi sar-maktadır.     

  Red ettiğimiz tarihimizden ilme,bilime verilen değere bir örnek:

  Fatih Sultan Mehmet Han, 1470 senesinde kendi ismiyle yaptırdığı caminin etrafında meşhur Sahn-ı Seman medreselerini kurdu. Medreselerin  açıldığı sıralarda koca Fâtih,külliyede kendisine de bir oda ayrılmasını istedi.Fakat, müderrisleri, “ burada bir oda alabilmeniz için önce imtihana girin,danişmend (asistan) olun,tercih ettiğiniz ilim şubesinde tez yapın,eser verin,sonra müderrisliğe erişin;ancak ilim ocağında bu şekil makamınız olur.“ dediler.Fatih Sultan Mehmed Han, bunun üzerine müderrislerin koştukları şartı gerçekleştirdikten sonra Sahn-ı Seman’ da oda sahibi olabildi. (Yılmaz,1998,81) 

04.02.2011
Bu yazı 2320 defa okundu.

Diğer Yazıları