YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mesut Tuna

BİLGİ ÇAĞINDA BİLGİSİZ,İRFANSIZ VE TEFEKKÜRSÜZ BİR TOPLUM İNŞÂ ETMEK (*)-4-5-6-7

Bilgiyle donatılmış kültürlü bir insanı hayata katmak,milletle bütün-leştirmek;anlayış ve algılayışın kendi değerlerimizde hemhal olmasıy-la mümkündür. Bundan ötürüdür ki, irfan mı kültür mü sualine ,Ömer Seyfettin’in öğretmen arkadaşlarıyla giriştiği âlim,ârif tartışmasına bakmak meseleyi biraz daha anlamlı kılar.
Âlim mi ,ârif mi?
Ömer Seyfettin İkinci Dünya Harbi yıllarında öğretmendir. Bir ara öğretmenler odasında otururken,
-Arkadaşlar, der, bu millet âlim değildir ama âriftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, farkeder ve bilir..
Arkadaşları itirazı basar:
1- Olur mu öyle şey! İlmi olmayanın irfanı mı olurmuş, derler.
Harp yılları olduğu için de,iktisadi ve ticari hayat durgun, yokluk ve sıkıntı had safhadadır. Şekersizlikten çaylar bile kuru üzümle, pekmezle içilmektedir.Bu durumu değerlendiren Ömer Seyfettin,
-Müjde arkadaşlar, der. Almanya’dan bilmem kaç ton şeker geliyormuş, çayları kuru üzümle içmekten kurtuluyoruz!
Bunu duyan öğretmenler, sevinçten yerlerinden fırlar ve bu haberi avuçlarını patlatırcasına alkışlarlar.
Ama o da ne? Tam bu esnada kapı önünde bulunan hademede en ufak bir reaksiyon görülmemekte. Ömer Seyfettin bu defa hademeye döner ve;
-Sen niye sevinmiyorsun, şekere ihtiyacın yok mu? Diye sorar.
Hademenin verdiği cevap ârifânedir:
-Boşversene Bey’im, der, kel merhemi bulsa kendi başına sürecek! Almanya harp ediyor, düşünsene… Şekeri nerden bulup da bize gönderecek!?
Bu cevap üzerine Ömer Seyfettin, irfandan mahrum olan arkadaşlarına dönerek,
-İşte,der, beyler, âlimle ârifin, ilimle irfânın farkı…
İlmin,yani bilginin sadece teorisiyle meşgul olmak,onu hal etme-den sunmak; hayatını kuru bilgiyle yönlendirmek kişin geleceği açısında çok okumuş cahiller sınıfına sokar.Yani vali olup da adam olamamak gibi bir şey. Bilginin dış görünüşüyle modernize olmuş milletler meselelere hep onların gözünde bakarlar.Bir problemin farklı bir boyutunun olmadığını düşünürler.Mesela, zahiri bilgiyle onu bütün benliğinde nüfuz ettirmiş Nasreddin Hoca’nın eşeğine ters binmesi hikayesinde olduğu gibi..
BİLGİ ÇAĞINDA BİLGİSİZ,İRFANSIZ VE TEFEKKÜRSÜZ BİR TOPLUM İNŞÂ ETMEK (*)-5-
Nasreddin Hoca,Eşeğine Niçin Ters Bindi?
Nasreddin Hoca merhum,eşeğine “ters“ binerek, kötülüğe ve kötü-lere“karşı duruşu“ sergilemektedir.İnsanların sel gibi aktığı kapitalist anlayışa bend olmaktadır. Eşeğin doğru yönde olduğu düşüncesini sa-vunanların;fikir birliği etmiş ademoğluna;eşeğine ters binerek “ötele-ri“ tefekkür etmenin daha iyi olacağını göstermiştir.Merhum Hoca-nın, “eşek“ sembolü, aslında“eşeklikle“ mücadelenin remzidir. Yani Nasreddin Hoca(k.s.),cehaletle, geri kalmışlıkla, şehevî arzularla, şey-tanlaşmış insanlarla, ruhsuz dünyayla mücadele edilmesine işaret et-mektedir.
Nasreddin Hoca,“aklın yolu birdir“ fikrini serdeden Semerkant Han’ının bu görüşlerine katılmadığını ifade eder ve eleştiride bulunur. Bir meselede fikir beyan ederken, tek bir zaviyeden meseleye bakıl-mamasını; bakılamayacağını; böyle bir bakış açısıyla yapılacak değer-lendirmelerden hatalı neticeler doğacağını;dolayısıyla olayların, var-lıkların, meselelerin birden çok cephesi olduğunu söyler.İnsanın 'Var-lık' sebebine aykırıdır aynı fikre sahip olmak.. Yani“aklın yolun bir-liğine“ muhalefet ederek,“ters“ten olaylara yaklaşır. Bu fikirleri sa-raydaki alimlere ileten Han’la aynı görüşü paylaştıklarını söyleyen alimler, Nasreddin Hocayı haksız bulurlar.Hoca merhum da tartışma-nın uzaması üzerine; yani alimlerin bu işteki“ tersliği“ kavrayamama-ları anlatmak için saraydan dışarı çıkar. Bir vakit sonra eşeğine ters binerek tekrar saraya döner.Saraydaki alimlere ne gördüklerini Han’dan sormasını talep eder. Bütün alimler aynı cevabı verir:“ Eşeğe ters binmiş adam görüyoruz.“ Hocanın beklediği cevap da budur. Hemen taşı gediğine koyar. Ve, ders verircesine şunları haykırır: “Gerçekten de hepinizin aklının yolu bir; eşeğim dahil. Aklınız size eşekle adam ilişkisinde bir terslik olduğunu söylüyor. Bir terslik var, ancak neyin ters neyin doğru olduğuna, meselenin hangi tarafında yer alırsanız ona göre cevap verirsiniz. Sizler eşeğin tarafını tutup, bana ’ters duruyor’ dediniz, oysa meseleyi benim açımdan gören bir insaf ehli benim değil, eşeğin altta ters durduğunu görecektir.“
Hoca merhumun ters oturmasıyla alâkalı başka bir hikaye de şöyle-dir: Hocaya eşeğe niçin ters oturduğunu soranlara verdiği cevap tefek-kür sahiplerine bir şey ifade edebilir:“Dünyaya bir de bu taraftan bakmak istedim.“
BİLGİ ÇAĞINDA BİLGİSİZ,İRFANSIZ VE TEFEKKÜRSÜZ BİR TOPLUM İNŞÂ ETMEK (*)-6-
Bilimde Ahlak Var mıdır?
Bilimde irfanı boyut olmaz ise Bilimsel Ahlaksızlık peyda olur?
Bilim ve teknolojinin ilerlemesi, insanlığın maddî refahına bulundu-ğu katkıdan dolayı müteşekkir olmamız lazım gelir.Ona, her türlü or-tamın bahşedilmesi icap eder. Elbette, asrımızın teknolojik gelişmele-rinin insanlığa faydasını inkâr etmemiz, abesle iştigaldir. Beşeriyetin menfaatine olacak her adım taktirle karşılanmalıdır. Nasıl ki, elektriği bulan Edison’a minnet borçlu isek, diğer sahalardaki olumlu icraatı olanların da-kim olursa olsun- insanlığın şeref üyesi sayılmalıdır. Ancak, ilmin, “bilimselleğe” tahavvül etmesi (dönüşmesi) neticesinde maddî boyutun hakim olmasıyla“ahlâkî” zaafiyet kendini göstermiş-tir. İşte, meselenin bam teli burasıdır. Batı,maddî alandaki tekâmüle hep “pozitivist” bakış açısıyla yaklaştığı için, bütün dünyadaki yansı-maları da böyle olmuştur. Bilimin “evrenselliği”nden dem vurulurken, yeni icadın hangi fakire aksettiğini bilen var mı? Bir noktada aksedi-yor: O da, kobay olarak kullanılan kimsesiz, fakir;hakkını arayamaya-cak halde olan mazlumlardır.
Asrımızın en mühim buluşlarından biri olarak kabul edilen ”gen ha-ritasının “çıkarılması; insanların “gen”leriyle oynamanın hangi çılgın-lığa yol açacağı en yetkili ağızlardan duymak mümkündür. Bu mese-lenin ilmî tarafı bir yana,ahlâkî yönü akıl almaz derecede, çılgınlıkla-rın arz edeceği iddia edilmemekte;bilakis genetik ahlâksızlığın hangi safhalarda olduğunun bilinmemesinin dehşet vericiliğinden korkul-maktadır. Buralarda deney aracı olarak kullanılan insanların kimler olduğunu tahmin etmek güç değildir. O halde, bilimin faydasından söz edeceksek, evvelâ onun ilmiliğinden, yani ahlâkîliğinden bahset-memiz gerekir.
Bilimde ahlaki/inanç taraf olmaz ise nasıl dehşetengiz olaylara sebep olduğunu vereceğim örnekler meseleyi açıklığa kavuşturacaktır.
İlk olarak ülkemiz insanını da yakından ilgilendiren “tüp bebek” olayıdır. Çocuğu olmayan insanların nasıl gayri meşru yollara sevk edildiğini biliyoruz. İlmin ahlâkî cihetinin noksanlığı sonucunda, “bilimselliğe” tapınılacak mesabedeki itikat, ahlâksızlığın kapısını aralatmıştır. Prof.Dr.Cevat Babuna, bu hususu şöyle değerlendirmek-tedir:
“Sperm babadan,yumurtacık anneden alındığı zaman bir sorun yok. Dinî esaslara uygun. Sperma babadan gelmektedir,yumurtacık anne-den gelmektedir, gayri meşru bir olay yoktur tüp bebeklerde. Ancak, sonradan bu, gayri meşru yollara da saptırılmıştır. Meselâ sperması olmayan kocalar vardır. Başkasının spermasını almak suretiyle anne-nin yumurtacığını onunla aşılama ve böylece o yumurtacığını içeriye yerleştirilmesiyle ailesinin yarısının rol aldığı bir bebek doğmaktadır. Tabi ki burada zina kokusu vardır. Çünkü genetik olarak bir çocuğun anneden ve babadan gelen DNA sistemini taşıması lazım gelirken bu-rada bir yabancı işin içine girmektedir. İslâm dini açısından zina en büyük günahlardan biri olduğu için bizim ülkemizde ve İslâm dünya-sında bu kabul edilmemektedir. Baba ile anne arasında olan bir müna-sebet olduğu zaman bu meşrudur, ama bir yabancı karıştığı zaman meşru değildir. Çok sık rastlanılan ve spekülasyona çok müsait olan yabancı sperma ile aşılama olayı,bizim dinimiz tarafından kesinlikle kabul edilemeyecek çirkin bir olaydır... (S)perm bankası denilen şey insanlığın intiharıdır. Aileyi ve toplumu çökertecek gayri meşru bir uygulamadır. Avrupa Birliği’nin bu gibi dinimize,örf ve âdetlerimize aykırı olan bir şeyi zorlaması mümkün değildir. Böyle bir kanun olsa bile, vicdanı olan, dinine, örf ve âdetlerine bağlı olan bir insan bunu yapamaz. Mühim olan kanundaki yasa değil, insanın ruhundaki yasa-dır.” (Babuna,2004,16-22)
Ahlâkî kıymetlerin olmadığı yerde, ilim olamaz. İlmin olmadığı yerde hangi gelişme olursa olsun, “bilimsel” ahlâksızlığı körükleyecektir. Çünkü, “bilimsel ahlâksızlığın” kökünde; vahşi kapitalizmin maneviyat tanımayan,her şeyi madde ile ölçen,pozitivist telâkkîsi vardır. Metafiziği kabul etmeyen;her şeye “Amprizm” ile yaklaşan anlayışın neticesi de budur.
İkinci örnek,Kapitalizmin bilime bakışını göstermesi açısından önemlidir.
İlaç endüstrisi gücü yetmeyenlere ilaç dağıtmayı reddetmesi ve fahiş fiyatlarıyla meşhurdur. Özellikle Afrika’da AIDS salgını ile mücadeledeki ilaçların yokluğu, kapitalizmin ihtiyacı olanlara ilaç ulaştırma konusundaki kifayetsizliğini ispatlamaya yeter. Peki kâr amacı gütmenin yeni ilaçlar geliştirmedeki rolü nedir? Büyük ilaç firmaları, endüstrilerinin AR-GE (araştırma ve geliştirme) kısmında da iyi bir sicile sahip değiller.
AIDS hastaları her yıl kendilerini hayatta tutan ilaçlar için on binlerce dolar ödeyebilir. 2003 yılında Fuzeon adında bir ilaç tanıtıldı(fiyatına büyük bir itiraz vardı) ve hastaları yıllık 20 bin dolarlık bir fatura ile vurdu.Roche’nin başkanı Franz Humer fiyatı savunmaya çalıştı, “Yenilik getiren çalışmalarımızda uygun bir geri dönüş oranı yakalamaya ihtiyacımız var.Bu çığır açıcı büyük bir tedavi.Bu yenilikçi çalışmaların devam etmesini istemeyen bir toplum hayal edemiyorum..”
Ancak bay Humer’ın bahsettiği yenilikçi çalışma,sadece yarı-gönül-lüdür.İlaç firmalarını merhamet duygusu değil nakit para motive eder. Bir ilaç firması için AIDS’li bir insan,hasta değil müşteridir.İlaç en-düstrisinin bu insanların sürekli müşteri olmasını sağlamak konusun-da finansal bir güdüsü var. Bu sebeple bir tedavi bulmak için çok az sayıda araştırma yapılıyor. Çoğu araştırma özel sektör tarafından hastaların ömür boyu kullanmak zorunda kalacakları nitelikte ilaçlar bulmak için yapılıyor (Palecek,2009,16)..
Üçüncü örnek, Alexander Cockburn ve Jeffry St.Clair, ”Kirli Beyaz” isimli kitabından:
“Deneklerin kafatası açıldı”
“Üç mahkum anestezi yoluyla uyuşturuldu, kafatasları açıldı ve CIA doktorları tarafından beyinlerinin değişik kısımlarına elektrotlar yer-leştirildi. Bu mahkumlar yeniden uyandırıldılar ve içi bıçaklarla dolu bir odaya konuldular. Beyinlerinin içindeki elektrotlar mahkumları gizlice izleyen CIA psikiyatratları tarafından aktif hâle getirildi.Bu şekilde birbirlerine saldırabileceklerini umuyorlardı.Deney başarısız-lıkla sonuçlandı. Elektrotlar beyinlerinden çıkartıldı,hastalar vuruldu ve cesetleri gömüldü!
Amerikan Halk Sağlığı Servisi ile Tuskegee Enstitüsü’nün siyahile-re yönelik yaptığı çalışmalardan biri olan Albama’nın Macon kırsalın-dan 600 fakir siyahi erkek seçerek bir deney gerçekleştirdiler.Buna göre araştırmayı yapan kişiler 600 kişiden 400’üne frengi mikrobu aşıladılar.Kalan 200 kişiyi ise kontrol grubu olarak müşahede altına aldılar. Araştırmadan kastın zührevi hastalığının tabii seyrinin ne olduğunu tecrübe etmek istiyorlardı. Bazı hekimler bu erkeklerin bir kısmının frengi olduklarını tespit ettiklerinde bile “araştırmacılar” bu mikrobu taşıyan siyah fakir erkeklerin tedavi olmasına mani oldular. Yıllarca devam eden bu “bilimsel” çalışmalardaki deneklere sıcak yemek,baş cerrah tarafından imzalanmış birer sertifika,ücretsiz tıbbi bakım sözü ve 50 dolar tutarında defin parası verildi.Bu araştırma neticesinde 100’den fazla siyahi denek frengi mikrobu sebebiyle hayatını kaybetti.Bu olay basına yansıdığında ise Amerikan Halk Sağlığı Servisi’nin Zührevi Hastalıklar Bölüm Başkanı Dr.John Keller, kendini şöyle savunur:”bilimin şerefi için çalıştık”
BİLGİ ÇAĞINDA BİLGİSİZ,İRFANSIZ VE TEFEKKÜRSÜZ BİR TOPLUM İNŞÂ ETMEK (*)-7-
Bilim objektif/nesnel olmalı mı?
Büyük mütefekkirlerimizden Cemil Meriç şöyle der: “Objektiflik Namussuzluktur!”
Bu tespitin Amerikan Halk Sağlığı Servisi’nin Zührevi Hastalıklar Bölüm Başkanı Dr.John Keller’ın “bilimin şerefi için çalıştık” ifadesiyle nasıl karşılık bulduğu vakıadır.
Bizdeki anlayışın-akademik çevrelerce ve kendini batılı zanneden-lerce- başta tarihimize olmak üzere dinimize, dilimize, kültürümüze, geleneklerimize ve diğer asli unsurlarımıza “objektif”olarak ele alın-masını tavsiye etmesi ve uygulamalarını bu yönde yapması ne kadar inandırıcı ve ilmî olabilir? Halbuki bize objektif diye gösterdikleri her verinin subjektif bir genellemeden ibaret olduğu görülecektir. Objektif olalım diyerek tarafsız yaklaşılmasını istedikleri mesele aslından çar-pıtılmaktadır. Kendilerine kaynak edindikleri her şeyin esas itibariyle, objektif prensipleri arz edenlerin subjektif; yani kendi doğrularının doneleri, sunulanların aleyhinde gelişmelere gebe bıraktıklarının far-kında değildirler.
Bu objektiflik furyasından nasibini en fazla Osmanlı tarihi almak-tadır. Bazı çevreler veya bilim adamları Osmanlıyı ele alırken bitaraf bir davranış sergilemeye çalıştıklarına şahit oluyoruz! Halbuki onların tarafsız dedikleri batılı kaynaklardan aldıkları “objektif”! malumatla-rın biraz daha yumuşatılmış şeklidir. Bakınız, bir bilim adamının Os-manlının müsamahasını nasıl hafife aldığını ve ırkçı kokan bir nakille meseleyi biraz daha netleştirelim:
“Osmanlı tarihinin dünya tarihi açısından içerdiği son derece de ö-nemli boyutlarda bugün dar bir şoven bakışın güdümü altında görü-lebilmekten uzaktır. Osmanlıyı gayrimüslimlere hoşgörü gösteren ve aslında bir bakıma “adam ettiğini”ileri süren ve imparatorluğu saf bir Türk-İslâm devleti olarak temellendirmek isteyen muhafazakar ve a-nakronik bakış bu tarihi miyopinin en açık örneğidir. Ama bu bakış açısını eleştiren ve onunla zıt bir ideolojik kökene dayanan milliyet-çilik karşıtı başka bakışlar da aynı miyopiyi sürdürmektedir. Onlara göre Osmanlı daima kendisine yabancı bulduğu unsurlara karşı gad-darlık yapmak ilkesine göre kurulmuş olan bir kanlı tarihtir. Bu kan-lı tarih bizim göçebe geleneklerimizle ilişkilidir. Zaten hiçbir zaman yerleşemeyen Osmanlı step kanunlarını“gayrimüslimler”e karşı da ça-lıştırmıştır. Bu bilgiler son derece sathi olup, aslında Osmanlıyı ka-rakterize eden unsurun göçebelik ile ilgili unsurların tasfiyesine dayalı , “medenileşmeci” bir diyalektik içerdiğini ve daima göçebe-lik kültürü ile çatıştığını germezlikten gelmektedir... Osmanlı bir ba-kıma kurucu unsuru sayılabilecek olan Türkmen unsurlarına karşı de-vamlı bir savaş içinde olmuştur. Bunlardan başlıcaları Karaman Bey-liği ve daha doğudaki Safevilik’tir. İdeolojik planda ise bu karşıtlık, Sünni doktrin ile Şia ya da Şia’dan beslenen ve göçebeler üzerinde son derece etkili olan bazı sufi doktrinler arasındaki mücadelelerdir. Osmanlı’nın göçebelik ile ilişkisinin abartılması ve buna dayalı olarak , karakterinin daima barbarlık ile eşdeğer görünen Müslüman ve Türk kaldığının ileri sürülmesi, Osmanlı tarihinin daima için için bir millilik vasfının taşıdığının iddia edilmesi anakronik bir bakışın eseridir. Aslında Osmanlı tarihi de her gelenekli monarşik tarih kadar kanlıdır, ama bu kanlı tarihin bazı reflekslerini “barbarik milliyetçi savaşlar” tarihine köklü olarak eklemlemeye çalışmak en az ilk yücel-tici bakış kadar hatalıdır”(Öğün,2003,60-61)
Ama, Mösyö Back farklı şeyler söylüyor:
Geçen yüzyılın başlarında İstanbul Bahçekapı’da meşhur bir terzihanenin sahibi olup İstanbul’un kalburüstü zenginlerini giydiren Macar bir terzi vardır:Mösyö Back.Devrin en ünlü kulübü Circle Dorla (Sirkıldorya) ‘ın devamlı müşterilerinden Mösyö Back bir ge-ce toplantı halinde bulunan İngiliz, Fransız,Alman, İtalyan, Rum, Ermeni ve Yahudi dostlarına şu sözleri söylemiştir:
“Efendiler!Ticarethânemde tezgahtarlık eden bir Türk vardı. Kendi-sini askere çağırdılar. Giderken, daha evvelden ticarethânemden aldı-ğı on beş lira borcu veremeyeceği için özür diledi ve harpten döndü-ğü vakit ödemek üzere benden mühlet istedi.Elden ne gelir, ben de râ-zı oldum ve bu parayı unuttum. Umumi Harp (I.Dünya Savaşı) bittik-ten bir müddet sonra genç bir delikanlı ziyaretime geldi ve tezgahtarın oğlu olduğunu söyleyerek:
-Babam harpte şehit düştü. Vasiyeti icabınca size olan borcunu getirdim, dedi.Ardından da borcu olan daha evvel ödeyemediği için özür diledi.Ben duygulanmıştım.Parayı almamakta ısrar ettim.O zaman delikanlı pek üzüldü:
-Bu babamın vasiyetidir,dedi.Eğer almazsanız ruhu azap olur.Üstelik benim için namus borcu sayılır...
Sözlerinin burasında Mösyö Back’ın gözleri yaşarmış ve bir müddet bekledikten sonra demiştir ki:
-Efendiler!.. Dünyanın en asil, en doğru, en namuslu milleti Mislüman-Türk milletidir.
Mösyö Back’ın nakli, aslında ilim ve irfanla şekillenen tefekkür hayatının milletimizdeki yansımasıdır.

09.02.2011
Bu yazı 2293 defa okundu.

Diğer Yazıları