YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Özge Çelik

KÜÇÜK BİR OYUNCAK HİKAYESİNİN ZAFERE GİDEN ÖYKÜSÜ

Merhaba değerli okurlar. Bu hafta , çocuklarımızda özgüven geliştirebilmeyle ilgili, kendi oğlumla yaşadığım küçük bir hikayeyi paylaşmak istiyorum sizlerle.Oğlum 2 yaşındayken yaşadığım bu olay bana çok şey anlatmıştı. Umarım sizler için de faydalı olur.

Oğlumla yazın Kuşadası’nda gezerken yolda satılan ve hiç sevmediğim o balonlar ve uzun kılıç gibi yanan dönen şeyler var ya… işte onlardan almıştık. Balon hemen uçtu gitti zaten elinden. Ardından bakakaldık havaya. El salladık balona. Hoşçakal balon dedik birlikte. Ama o uzun yanan dönen şey uçup gitmedi. Sürekli elinde. Sürekli etrafa onunla vuruyor. Arada bize de geçiriyor tabi. Elinden bırakmıyor. Bıraksa iki dakika sonra istiyor. Kimseye de vermiyor. Aydın’a döndük. O şey de bizimle geldi. Evde de elinde. Çok sinir oldum. Hiç de sevmedim oyuncağı. Hiç yararlı bir şey değildi ki.. Ne işe yarıyor? Hiç… İki tarafa vuruyor sadece. Bedensel, zihinsel bir gelişim için de tasarlanmamış. Benim  anne olan tarafım hep bunları söylüyor o sıralarda içimden. Bu nedenle çocuk olan tarafımı pek dinleyemiyorum. Dinleyince de “Ya sana ne. Çocuk oynuyor işte. Zevk alıyor bundan. Mutlu oluyor. Belki bir yere vurunca çıkan sesten hoşlanıyor. Belki senin bilmediğin başka bir şeyi seviyor ve oynuyor. Niye yönlendirmeye çalışıyorsun ki” Psikolog bir anne olmanın gerçekten zor olduğunu anlıyorum böyle anlarda. İçimden bir sürü alternatif sesler konuşabiliyor aynı anda.

Nitekim bir akşam o uyuduktan sonra oyuncağı gördüm yerde. Evet dedim işte şimdi doğru zaman. Hemen bu oyuncağı gözünün önünden kaldırmalıyım. Sonra da  eğer sorarsa; “Aaa nerde acaba ? Tüh…tüh…kaybolmuş diyerek zamanla unutmasını sağlamalıyım. En iyisi bu dedim ve yaptım. Oyuncağı kapının girişindeki dolabın en üstüne göremeyeceği şekilde sokuşturuverdim. Oh… şimdi artık onunla iki tarafa vurmayacak diye düşündüm. Bir daha da böyle uzun bir şey almamaya karar verdim.  Erdem sabah uyandı ve uyanmasıyla oyuncağı sorması arasında inanın çok az bir zaman farkı vardır. Bir süre evde oyuncağı aradık birlikte. Üzüldü, kızdı biraz ama sonra başka şeylerin de ilgisini çekmesiyle unuttu. Ara ara hatırladı. Ara ara unuttu. Bir süre sonra ise hiç oyuncaktan bahsetmiyordu bile. Sonunda unutmuştu ve birkaç ay geçti böyle. Ben de unutmuştum. Koyduğum yeri bile unutmuştum yani. Neden mi çünkü onu oradan alıp atmamışım. Bunu anladığımda geç olmuştu. Çünkü oyuncağın sapı bir şekilde koyduğum yerden dışarı çıkmış ve gözükmekteydi. Maalesef bunu benden önce Erdem fark etti ve “Aaa anne bak oyuncağım orda” diyen bir ses duydum yanımda. “Aaa evet orda. Kim koymuş ki acaba onu oraya. Bak sen” ve sonra hadi onu alalım kısmına geldik. İşte asıl anlatmak istediğim olay tam da burada gerçekleşti. Erdem onu oradan almak istiyordu. Amacı belliydi. Ben de almamasını istiyordum. Benim de amacım belliydi. Çok güzel. Peki şimdi ne olacaktı. O almak için elinden geleni yapacaktı. Ben de almaması için. Bakalım bu oyunu kim kazanacaktı. Erdem oyuncağı almak için uzanıyordu. Ama oyuncak yüksekte tabi. Uzanarak alamayacağını anlayınca tüm saflığıyla  benden yardım istedi. Bense amacıma yönelik hareketle uzanır gibi hareketler yapıp uzanmadım aslında. Sadece “ ah çok yüksekteymiş, ah yetişemedim” gibi sesler çıkarttım. Sonra da “Erdemcim bizim boyumuz kısa biz buraya yetişemiyoruz. En iyisi vazgeçelim. Baban gelince ona söyleriz” gibi saniyeler sonra bunları söylediğimden utanacağım bir konuşma yaptım. Erdem bana baktı ve hiçbirşey söylemeden odasına gitti. Ben şaşkınlıkla arkasından bakarken hemen geri geldi ve geldiğinde elinde odasındaki mavi renkli minik şirin sandalyesi duruyordu. “ Anne bunu al. Oraya koy.Üstüne çıkçam, alcam.” Dedi tatlı konuşmasıyla. İşte ben o anda fark ettim ne yaptığımı. Oğluma nasıl bir mesaj verdiğimi. Oğlum kendisine göre bir sorunla karşıkarşıyaydı ve bir amacı vardı. Bu amacını gerçekleştirmek ve bu sorunu çözmek için kendisine göre akılcı çözümler üretmeye çalışıyordu. Peki ya ben ne yapıyordum. Onu engellemeye çalışıyordum ve ona zaten bizim boyumuz kısa diyerek ne yaparsak yapalım bu sorunu çözemeyiz ve amacımıza ulaşamayız mesajını vererek özgüvenini altüst etmeye çalışıyordum. Kendimden o an gerçekten çok utandım. 2 yaşındaki oğlum bana bir ders vermişti. Ben bu sorunu çözebilirim ve amacıma ulaşabilirim dedi. Hem de benim engellemelerime rağmen pes etmedi. Gerçekten oyunu o kazanmıştı. Bunu anladım ve neyse ki bunu fark ettiğim o anda hemen tavrımı ve davranışlarımı düzeltici yönde hareket etmeye başladım. Onun getirdiği sandalyeyle oraya çıkıp oyuncağı almaya çalışmasına izin verdim. Ama sandalye orya yetişebilmesi için oldukça küçüktü. Sonra “Acaba evimizde daha büyük bir sandalye bulabilir miyiz ?” dedim ve mutfağa doğru yola çıktık. Mutfak sandalyesini alıp tekrar geldik. Erdem daha büyük bir sandalyenin üzerine çıkarak oyuncağını oradan almayı başardı. Oyuncağı eline aldığındaki yüzünün ifadesini görmenizi isterdim. Derin bir oh çekti gerçekten. Uğraştı ve onu oradan almayı başardı. Emek vererek, çözüm üreterek yaptı bu işi. Bu çektiği oh ve gözlerindeki parıltı işte onun zaferiydi. Ben de onu tebrik ederek kutladım. Sonra düşündüm. Çözüm üretmesini desteklemediğimiz ve engellemeye çalıştığımız, hatta düşüncesizce ve kesin yargılarla özgüvenini zedeleyebildiğimiz çocuklarımızdan ileri de nasıl başarılı olmalarını bekleyebiliriz diye. İşte bir oyuncak hikayesinin bana düşündürdükleri ve zafere giden öyküsü… Haftaya görüşmek üzere…

Ayrıntılı bilgi almak isteyenler için

İdea Psikolojik Hizmetler

0 256 225 05 06

01.02.2016
Bu yazı 854 defa okundu.

Diğer Yazıları