YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Semra Şener

HAYATA KISA BİR MOLA

Geçtiğimiz hafta Cuma günü eski bir çalışanımızın nikahı için ailecek İstanbul’a gittik. Hazır o kadar kilometre yol yapmışken de dünyanın en güzel şehrini gezelim görelim istedik. İlk iki günü düğün telaşı ile geçen macera sonrasında başladı.                                                                                                                        Kına gecesinin ardından akşam ki törene kadar önce Boğaz Köprüsü’nün o büyüleyici atmosferini yaşayarak en çok merak ettiğimiz Taksim Meydanı’nda aldık soluğu. Önce Gezi Parkı’nın yamacında 7’den 70’e yorgunluğunu atan insanlar çarptı gözüme. Çimenlere uzanmışlar yorgunluğa meydan okuyorlardı. Eee kolay değil çok emek verdiler bu keyif için.                                                                         Atatürk Kültür Merkezi’ni hak ettiği şekilde görememek içimi çok acıttı. Beni burada unuttunuz der gibiydi.                                                                                                                                                                     İlk işimiz Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nda bu ülkenin çocukları Cumhuriyetin kıymetini iyi bilsinler diye çocuklarımızla bol bol fotoğraf çektirmek oldu. Dünyanın her yerinden insanlar bu meydanda bir arada. Biz koca meydanda bu keyfi yaşarken nostaljik bir ses çalındı kulaklarımıza. Adeta İstiklal Caddesi’nin sembolü haline gelmiş tramvayı ve kulağımda şimdi bile yankılanan o eşsiz sesi hiç unutmayacağım. Ardından aldığımız gidiş dönüş biletlerle bir İstiklal Caddesi turu. Cumhuriyetin tadını meydandaki anıtla çıkarmışken bir de istiklal neymiş onu anlamak gerekmez mi?                                                                                                                                                                              140’ıncı yılını yaşadığını devasa afişlerle cümle âleme ilan eden tünelin önüne kadar giderek tamamlanan gidiş muhteşem bir görsel şölendi adeta. Yaya olarak Galata Kulesi’ne devam eden yolculuk bizi kulenin önünde bir kez daha büyüledi. Yok böyle bir güzellik ve ihtişam.  O nasıl bir meydan okumaktır yüzyıllara…Büyülenmemek elde değil. Oradan evimiz ve ailelerimiz için aldığımız birkaç hediyelikle birlikte tekrar tramvay keyfine…oradan da muhteşem Mimar Sinan Camii Parkı’ndaki nezih bir mekanda nikah törenine.

Bazı insanlar tanırsınız ve size “Hayatıma iyi ki de girmiş, onu iyi ki tanımışım” dedirtirler. Ali Levent Pehlivan bizim için o değerli insanlardan biri. Üniveristeyi ADÜ Turizm de okudu. Okuduğu yıllar boyunca bizimle çalıştı. O zaman sadece radyomuz var. Gazete daha yok. O günleri yaşayanlar iyi bilir ve onu çok iyi tanırlar. Çok iyi bir radyo programcısı, saygıda kusursuz bir kardeş ve dost gibi dost.  Kırşehirli olmakla övünür, radyodan çaldığı Neşet Ertaş türküleri ile kulaklarınızın pasını silerdi. Fazla mesai, beş çayı gibi birçok efsane program ile seslendi ve gönüllere taht kurdu.  Okulu bitmiş çok sevdiği Aydın’ı bir türlü terk edememişti. Burada yaşamaya ve Aydın’a yerleşmeye çok kararlıydı. Ta ki 17 Ağustos depremine kadar. Ailesinin Adapazarı’ndaki evleri depremde zarar görüp çadırda kalmaya başladıklarında söyledi sözü hala kulaklarımda. “Abla, ailem o haldeyken ben buralarda duramam. Ne olur affedin”dedi ve gitti. Ailenin tek erkek çocuğu onları o halde bırakamadı. Ve gidiş o gidiş. Ama bizimle bağını o günden sonra hiç ama hiç koparmadı. Hep en tanıdığınız markaların üst düzey yöneticiliğini yaptı ve yolu ne zaman Aydın’dan geçse hep uğradı, misafirimiz oldu. Onun en mutlu gününü paylaşmak büyük bir mutluluktu. Gece boyunca hep gözlerinin içindeki mutluluğa şahit olmak bizim için bambaşka bir keyifti.

98 li yıllara da gittik ya bu sayede….neyse bu mutlu olay bizim için İstanbul gezimize de vesile oldu anlayacağınız. Nikahın gecesinde mutlu çifti evlerine uğurlayıp başka bir güzelliği keşfe çıktık. Zaman kısa, gezilecek yer çok, iyi değerlendirmek lazım. Çocuklar araç koltuklarında mışıl mışıl uykuya daldılar bile.                                                                                                                                                    Gecenin en güzel saati. Ay dolunay ve hava ılık ve pırıl pırıl. Sahil tıklım tıklım. Düğünden kınadan çıkan kız kulesinde çay içmeye gelmiş. Deniz kıyısında araç için yer bulmak mucize ama oldu işte. Hem de tam karşısındayız. Çayları söyledik çocuklarımızın başından ayrılmadan kız kulesinin keyfini doya doya çıkardık. Böyle bir güzellik olabilir mi dedirtiyor insana. Giderseniz görmeden gelmeyin.

Ertesi gün Via Port’ta başlayan eğlenceli gün, Ortaköy’deki inanılmaz silüet Ortaköy Cami’inde sürdü. Oradan 1 saatlik boğaz turları düzenlemişler. Tekneler Fatih Sultan Memet Köprüsü’ne kadar gidip oradan geri dönüyorlar. Boğazın bütün güzellikleri adeta sizi mest ediyor. Hisarlar, kasırlar, saraylar, yalılar, tarihi köşkler yedi tepeli şehri, büyüleyici bir görsel şölene çevirmiş. Çok katlı rezidanslar bu kadar güzelliğin içinde inanın nefretinizi kazanıyorlar. Öyle çirkinler ki şehrin görüntüsünü o kadar kötüleştiriyorlar ki bir an önce önlem alınıp bu işe bir dur denilmeli. Üç beş müteahit köşeyi dönecek diye olan canım İstanbul’a olacak.

Derken Beşiktaş’tan tekrar geri ve bu sefer de yolculuk Galata Köprüsü keyfine.gittiğimiz saatte Kapalı çarşı kapalı, Mısır Çarşısı kapalı gezemedik. Ama muhteşem mimarisi ile yamaçtan İstanbul’u seyreden Süleymaniye’nin bizi mıktanıs gibi çektiğini hissettik. Camiye kadar yokuş yolardan çıkarak 7 tepe İstanbul’a geldiğimizi anladık. Yatsı ezanına yetiştik ve o muhteşem atmosferi doyasıya yaşama imkanı bulduk. Mimar Sinan’ın muhteşem dehasına şahitlik etmek aklın sınırlarını ortadan kaldırmak gibiydi. Böyle bir sanat, böyle bir akıl, deha ve incelik olamaz dersiniz. Beyniniz resmen uyuşur gördükleriniz karşısında.                                                                                                                        Bambaşka bir yolun keşfiyle biten bu Süleymaniye ziyareti arka sokaklardan geri dönüşle sürdü. Zorla çıktığımız yokuşları adeta koşa koşa indik. O filmlerde gördüğümüz sokaklarda iki ev arasına asılan çamaşırlar var ya sokak boyu, onların ne kadar gerçek hayatlara ait olduğuna şahit olduk.                                                                                                                                                                                                             Ve bu keşifle biten ikinci gün bize atalarımızdan devraldığımız kültürü yaşatamadığımızı öğretti.  Onlara yenilerini ekleyemediğimizi, Haliç sahilindeki Miniatürk’le sadece olanları sergileyebildiğimizi, surla yıkılırsa geriye neyle övüneceğimizi , kısacası yeni nesil olarak bu dev eserlerin arasına aynı kalite ve güzellikte bir tane bile eser üretemediğimizi …bir yapı yapmakla bir eser üretmenin arasındaki o devasa farkı. Sanatkar, sanatçı, üretken,naif bir milletin nasıl böyle  kültürsüz, sanatsız, estetiksiz ve kuralsız bir millete dönüştüğünü gösterdi bize İstanbul. Herhalde bunu sadece biz görmüyoruzdur diye düşündük sonra, yoksa sonu resmen bir felaket ve resmen bir zevksizlik mabedi olacak İstanbul’un.

Sadece İstanbul’un mu? Elbette hayır. Orada bir eser üretilmedi de sanki buralarda üretilebildi mi? Tabi ki hayır. Süleymaniye’yi ve İstanbul’daki eşsiz mimarileri ile yapılmış camileri gördüğünde 8 yaşındaki oğlumun sözleri çınladı kulaklarımda; “Anne bunlar camii ise bizim Aydın’dakiler ne? Siz olsanız ne söylerdiniz? Mesela yanında devasa bir site yükselen ve ancak yanına yaklaştığınızda orada bir camii olduğunu anladığınız, diğer köşesinin daracık bir sokak ve 3 katlı başka bir apartmanla zevksizleştiği, meydansız, yeşilsiz, sanatsız, mimarisiz, bir kandil gecesi kadınlar katında olmayan akustiği sayesinde hocanın söylediği hiçbir şeyi anlayamadığım  Yavuz Sultan Selim camii geldi aklıma. Yada Mimar Sinan Mahallesi’ne yapılan özensiz, mimarisiz,  bir sanat eserine dönüşemeyen, dünyanın mimari dehası Mimar Sinan’ı örnek alamayan mimarların elinden çıktığı çok ama çok belli, etrafını yeşilliklerle, parklarla cennette çeviremediğimiz 4 duvar camiler ve 4 duvar eserler...

O zaman bize düşen şu; mimari ile sanatı birleştiremeyen bu insanları kim yetiştiriyor, bu ülkenin sadece mimarları değil sanatçıları, şairleri niye ataları gibi eser üretemiyor. Eski türküleri çıkarın beyninizdeki arşivinizden, Neşet Ertaş dışında,bana bir tane yüzyıllarca söylenecek ve yeni üretilmiş bir türkü ismi bulun. Yada bir sanat müziği eseri. Dede efendiler, onlarca makamlar boşuna mıydı. Yada Müzeyyan Senar gibi ölümsüz olacak bir sanat müziği yorumcusu söyleyin.

Millet olarak nereden başlamamız gerektiğine acilen kafa yormalıyız. Hem de çok ama çok acilen. Bu millet sanatsız kaldı, bu millet artık üretemiyor, eskisi gibi şiirleri ezbere söylenen şairler neredesiniz? Kitapları defalarca okunan adı herkesin dilinde olan yazarlar neredeler? Ya atasözlerimiz ve manilerimiz. Hiçbiri yok!

“ Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kesilmiş demektir” diyerek ne demek istemiş Büyük Atatürk, İstanbul’u gezince bir daha anladım….

05.06.2015
Bu yazı 1108 defa okundu.

Diğer Yazıları