YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Semra Şener

ŞANSLI ÇOCUKLARDIK BİZ…

70 li yılların çocukları şimdilerde 40 lı yaşlarda. Bambaşka bir kültürle ve yaşam tarzıyla büyütülen bizler şimdi kendi çocuklarımızı büyütme telaşındayız. Yıl 2017… bir de benim gibi geç anne olanlardansanız yada geç yaşta evlenmişseniz, çocukları üniversitede olan yada mezun olmuşların aksine ilk ve orta okul koridorlarında evlat yetiştirme telaşındasınız. Sizde durum ne bilmiyorum ama çocuklarıma baktığımda kendi çocukluğumu görmediğim çok açık. Mesela okulun ilk günü dışında biz hergün okula götürülüp getirilmeyenlerdendik. Okul kapıları çocuk sayısın kadar ana babayla dolmazdı bizim zamanımızda. Okulda her olup bitenden anne babalarımız haberdar da olmazdı. Bir aile okula yada yöneticilerine çocuğu ile ilgili ahkam kesemez kafa tutamazdı. Bir nevi eti senin kemiği benim misali. Öğretmene ve eğitimcilere saygı vardı. Herkes en iyi bildiği işi yapar, kimse kimsenin alanına müdahale etmezdi.

Toplum bu kadar gergin de değildi. İnsanların komşuluk ilişkileri, aile bağları şimdikinden çok daha ileriydi. Mahallemizdeki herkesi tanırdık. Kapı kapı kim nerede oturuyor bilirdik. Oyunlarımızı birlikte oynar, gece anne babalarımız komşularla kapı önlerinde otururken oynamaya ise bayılırdık. Kimin evinde ne pişmiş onu bile bilirdik neredeyse. Çünkü tabaklar bahçe duvarlarından yada kapılardan paylaşılırdı yan komşuyla. Mahallede biri hastaysa bilirdik. Evi ziyaretçi ile dolar taşardı. El birliğiyle çocukları bakılır, gerekiyorsa okul için karnı doyurulup hazırlanırdı. Akşam için tabak tabak komşulardan yemek taşınırdı. Cenazesi olana tepsiyle yemek giderdi. Yani acısı paylaşılırdı.

Kimseden kimseye kötülük gelmesi beklenmezdi. Uzak bir yere gidilecekse anahtar yan komşuya bırakılırdı. Çiçekler sulansın, eve göz kulak olunsun diye. Annelerimiz hep evdeydiler. Ben çocukluğum ve gençliğim boyunca annemi sadece bir kez evde bulamadım. O da kardeşimi dünyaya getirdiği gün. Okuldan geldiğimizde annelerimiz hep evde olurdu. Evde kaç çocuk olursa olsun anneler işlerini hep çocukların okul saatlerine göre ayarlar, mutlaka o gelmeden evde olmayı başarırlardı. Şimdilerde olduğu gibi hepsini altlarında da öyle arabalar falan yoktu. Hatta şimdiki gibi dakika başı minibüs yada otobüsler de yoktu o zamanlar. Annemin Salı pazarından eve faytonla geldiği günleri bilirim mesela. O da kırk yılda bir. Şimdiki gibi her mahallede pazarda yoktu. Salı, Cumartesi ve kemer dışında pazarlar her gün kurulmazdı.

 

Çamaşır makinemiz yoktu mesela. Bulaşık makinemizde. Elektrikli süpürgemiz ve klimamız da yoktu. Annem her hafta sonu çamaşır yıkar, Pazar geceleri de bizi banyo yaptırırdı. Şimdiki gibi şakır şakır su akan duşa kabinler de yoktu o zamanlar. Güneş enerjileri, şofbenler, kaloriferli sıcacık evlerde yoktu. Her evde soba yanar, bütün külfetini sanki işi azmış gibi kadınlar çekerdi. Annem biz uyurken kalkar, önce sobanın külünü alır, sonra sobayı yakardı. Çay sobanın üstüne konulur, ekmekler üzerinde kahvaltı için kızartılırdı. O zamanlar en zoru, sıcacık yataktan buz gibi odaya kalkmaktı. Anneler o sıcacık yataktan buz gibi odaya uyananlardı. Ana yüreği oda ısınsın diye herkesten önce kalkar, çocukları için fedakarlık yapardı.

 

Yorganlar bile nevresime değil kendi özel çarşafına aitti. Bembeyaz yorgan çarşafları evin ortasına serilir, kocaman yorgan iğneleri ile yorgan kaplanırdı. O işte annelerin işiydi. Okul forması değil önlüğü giyerdik. Bizim dönem siyah önlüklülerdi. Yakalar, mendiller ve çoraplar beyaz bembeyaz olurdu. Kızlar şimdiki gibi dağınık saç ve neredeyse makyajlı okula gidemezdi. Eteklerin boyu diz altı olur, zamane gençleri gibi belinden kıvıra kıvıra mini eteğe döndürülmezdi. İnce kadın çorabını sadece kadınlar giyerdi. Hiçbir öğrenci önlük yada lisede jilesini altına ince kadın çorabı giymezdi. Takı ise asla ve katta yasaktı.

Akşamları her evde en az iki çeşit tencere kaynardı. Salatasız, makarnasız, pilavsız sofraya oturulmazdı. Sütlacı, muhallebisi, keşkülü şimdiki gibi pastanelerden eve taşınmazdı. Hepsine anne eli değerdi. Önce sıcacık çorbalar içilir, ardından yemek ve pilavı salatası, en son da tatlısı yenirdi. Evde her zaman kurabiye ve kek olurdu. Anne kurabiyesi rüştünü o zaman ispat etmişti. Çocukları şimdiki gibi abur cuburla beslenmez her akşam evde mevsimine göre meyve yenirdi. Elmaların, portakalların, ayva ve armutların kabukları soyulur bıçağın ucuna takılıp aile fertlerine ikram edilirdi. Muz her eve giremez, ismini bilmediğimizi meyveleri yemezdik. Gazlı içeceklerin çoğu özel bir yemekse yada yılbaşı ise sofralarda yer bulurdu. Çoluk çocuk her gün katkısı çok, faydası yok içeceklerle zehirlenmezdi. Her mahallenin sütçü teyzesi yada amcası akşamları “süüüt” diye bağırarak geçer, sütü verir, akşam yemeği için kesilmiş karpuzun kabuklarını, bayatlamış ekmekleri hayvanları için götürüp giderdi. Dayanışma ne demekmiş biz yaşayarak öğrendik.

 

“Akşama bir maniniz yoksa annemler size gelecek” diye yollanırdık haber vermek için komşuya. Hele bir de yaşıtsak çocuklarıyla değmeyin o geceki coşkuya. Hiçbir bilgisayar oyunundan, en çok tıklanan videolardan, sanal olan hiçbir şeyden alamayacağınız keyifti bizimkisi. Gençliğimiz elimizde telefonla geçmedi. . Elimiz, gözümüz, aklımız telefonda, mesajda değildi çok şükür.

 

Yaydıra yaydıra konuşmanın karizma değil komedi olduğunu bilen bir nesildik. Usta sanatçıların, TV spikerlerinin Türkçeyi güzel kullanışlarına özenirdik ama zenti bir nesil hiç olmadık. Kendi değerlerimizin kıymetini bilerek yetiştik. Biz şanslı çocuklardık. Hem bizden sonraki nesilden, hem bizden öncekilerden. Şanslıydık çünkü şımartılmadık… Şanslıydık çünkü varı da yoku da bilirdik. Şanslıydık çünkü büyüğü de küçüğü de öğrettiler bize. İnsanlara saygı duymanın bir gün insanı saygı duyulacak bir noktaya getirdiğini öğrendik onlardan… Asıl zenginliğin parası olmak değil, ailesi ve sevdikleri olduğunu öğrendik yaşayarak. En büyük zenginliğin ise AİLE olduğunu kazıdık beynimize. Malın, mülkün, paranın bir gün biteceğini ama en büyük zenginliğin iç huzuru olduğunu öğrendik.

Dedim ya biz şanslı çocuklardık. Babamızın önünde bacak bacak üstüne atmaz, ana babamıza öf bile demezdik. Babamız odaya girince yattığımız yerden sırf saygımızdan kalkan çocuklardık biz… 

Öz güven ile saygısızlık arasındaki o incecik çizgiyi çok iyi bilirdik. Ukalalığın en büyük meziyetsizlik olduğunu, sonradan görmeliğin en büyük görgüsüzlük olduğunu iyi bilirdik. Saygıyı da sevgiyi de yaşayarak öğrettiler bize… Şimdi sıra bizde… 70li, 80li, 90’lı yılların çocukları…  Şimdi sıra sizde…

Bilinçli bir şekilde yok edilmeye çalışılan Türk aile yapısını ve bozulan, alt üst edilen toplumsal ilişkilerimize en iyi çözüm çocukluğumuzda yatıyor aslında. Öyle çok büyük projelere falan da ihtiyacımız yok. Nasıl yetiştirildiysek, biz de kendi çocuklarımızı öyle yetiştireceğiz… Formül aslında bu kadar basit…

Geçmişin güzelliklerini yeniden yaşatmak için çaba harcayın…

Sevgi ve saygıyla kalın…. 

28.10.2017
Bu yazı 107 defa okundu.

Diğer Yazıları