YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Semra Şener

UYANIK OLMAK MI? MUTLU OLMAK MI?

Ne kadar çok eleştiren bir toplum olduk. Sanırsınız toplum bilirkişilerle dolu. Herkes her konuda bilgi sahibi. Yetkisine, yeterliliğine bakmadan herkesi, her şeyi eleştirirken bulabilirsiniz. Bir de birilerini ve bir şeyleri kafaya takmış olanlarımız var. Yatıp kalkıp aynı yörünge üzerinde dönüp dolaşırken görürsünüz onları. Sanırsınız hayatta başka işi gücü yok. Kafaya kime yada neye takmışsa gece gündüz demeden onunla uğraşırlar. Sanki yoluna başını koymuş. Başka işi gücü, derdi, fikri yok. Hayatını ve bütün düşüncelerini aynı eksende döndürüp dururlar. Biz ne ara böyle olduk, durup düşünmek lazım.

Bizi kim bu hale getirdi? Eskiden sahip olduğumuz olağanüstü meziyetlerimizi bir bir kaybediyor ve bunun için hiçbir şey yapmıyoruz. Onlar birer birer hayatımızdan giderken, biz sadece arkalarından öylece seyrediyoruz.

Yapıcı eleştiri yapan neredeyse yok denecek kadar az. Eleştirmenin de uslubü ve ahlakı olduğunu unutalı çoook olmuş. Dilimiz iyice kirlendi. Asalet ve zarafetten bi haber kaptırmış gidiyoruz. Yeter ki biz golümüzü atalım. Sadece odaklanılan gerçek bu.

Okulda veliysek de durum bu, sahada seyirciysek de. Birileri yada bir şeyler, yeter ki memnun etmesin. Herkes antrenör, herkes takım kaptanı, herkes öğretmen, herkes idareci, herkes yöneticilikten gelmiş sanırsınız. Ne takımlar yönetmiş, ne başarılara imza atmış da bilenimiz yok. Ya da ne sınıflar mezun etmiş, ne okulları, kamu kurumlarını ihya etmiş de kimselerin haberi olmamış. Ya da ne şehirlerde başkanlık yapmış, vali olmuş, ya da sivil toplum kuruluşlarında imza atmadığı başarı kalmamış.

Ben bu duruma bastırılmışlık duygusu yada kompleks olarak bakıyorum. Çünkü insan ne görmek isterse öyle bakarmış. Ya da şöyle de söyleyebiliriz. Güzel bakan güzel görürmüş. Biraz da kişinin bakış açısıyla ilgili olmalı bu durum. Empati duygumuzu yitirdik de mi böyle bir toplum olduk tartışılır. Hayat felsefemize “iyi” olmak yerine “uyanık” olmayı oturttuğumuzda elbette kaçınılmaz son bu.  Herkese kuşkuyla bakmak, yapılan her işe kuşkuyla yaklaşmak, bence toplumsal bir hastalığımız. Bütün bir sene takımının yanında olmayan bir taraftarın eleştirmeye ne kadar hakkı varsa,  bağlı olduğu meslek kuruluşları yada sivil toplum kuruluşlarının, çocuklarının gittiği okulunun, mahallesi için çalışan muhtarının, emniyeti için çalışan polisinin, jandarmasının ne kadar yanında ve yardımcısı ise o kadar hak sahibidir insan konuşmaya. Yoksa gerisi sadece şov bence.

Hayatta iyi şeylere imza atmaktan geri duran şahsiyetlerin en iyi yaptığı şeydir eleştirmek. Sürekli birilerini bir şeyleri eleştirmek. Kimseye sormazlar, danışmazlar, hiçbir şeyi paylaşmazlar. Onlar bilirkişi. Sayın her şeyi bilen. Projeler havada uçuşur. Ben bu takımın başında olsam, ben bu işlerin başında olsam, ben şurada burada her neredeyse işte orada yönetici olsam …. Diye başlarlar söze. Vaatler vaatler… Sanırsınız elinde sihirli değnek var. Bu tür insanların çoğu hayatta olmak istedikleri şeyi bütün çabalamalarına rağmen bir türlü başaramamış, başkalarının üzerinden onları başarısız göstererek pirim yapma telaşı içerisindediler. Bakın etrafınızdaki böyle insanlara anlayacaksınız. Başkasının yaptıklarını hakir görme telaşı sarmış bu kişiler, aslında toplumda çok da itibar görmeyen, çok kişiye çok hatalar yapmış, kendi hatalarını görmeyen kişilerdir. Akıllı insanlar onları çok iyi ayırt eder, çok iyi seçer ve etraflarında olmak istemezler. Kim olumsuzluklardan beslenen birileriyle arkadaş, dost olmak ister ki?

Bir kişiyi yada yapılan bir işi eleştirmek için önce kişinin kendisine sorması gereken sorular vardır. “Ben bu işin ne kadar içinde oldum.” Ama öyle göstermelik değil. Gerçekten, gönülden ve iyi niyetle. “Birilerinin hata yapmasını bekleyip duran bir avcı rolünden çıkıp tüm benliğimle üzerime düşeni ne kadar yaptım?”. “Taşın altına elimi, gözümü kırpmadan koyabildim mi bugüne kadar?”. “Benim için yapılmaya çalışılanların ne kadarında destek, ne kadarında köstek oldum?”. “Kıskançlığa hiç kapıldım mı?”. “Sürekli eleştirip durduğum kişi, kurum yada her neyse bugüne kadar benim şahsi olarak zarar göreceğim bir şey yaptı mı?” “Yoksa onlar işinde gücünde birşeyler yapma heyecanı yaşarken, ben o heyecana ortak olmak dururken, hep pusuda mı bekledim?” Soruları çoğaltmak mümkün.

Bakın biz bu hale yavaş yavaş nasıl geldik. Ben size şahit olduğum bir olayı anlatacağım. Bundan 4 yıl önceydi. Okullar yeni açılmış oğlum birinci sınıfa başlamıştı. Çocukları ilkokula başlayan biz veliler, sınıfların önünden ayrılamayan heyecanlılar takımı. Öğretmenimiz son derece deneyimli. Hem küçücük çocukları, hem de onlardan daha zoru, velileri idare diyor. Sanırım okulun ikinci yada üçüncü günü. Okulun ilk günü uyanıklık yapıp kızını en ön sıraya oturtan bir veli, ertesi günü kızı başka bir yere oturunca, gidip kolundan tutup onu dün kendi oturttuğu en ön sıraya geri oturtuyor. Çocuk utana sıkıla durumu anlatıyor annesine; “Anne ne yapıyorsun. Dün bizi öğretmen bu şekilde oturttu. Benim yerim burası değil.” Anne cevap veriyor. “Boşver sen nereye oturttuğunu. Sen en öne oturacaksın. Ben sana ne dedim. Uyanık olacaksın demedim mi?”

İşte bizim şifremiz burada, bu olayla çözülüyor bence. Öğretmenine, arkadaşına saygılı olmak için eğitim yuvasına gönderdiğimiz çocuğa, ilk günlerden verdiğimiz ilk ders; “Uyanık olacaksın”

Uyanık çocuklar yetiştirmeyin lütfen… bu toplumun uyanık çocuklara değil, saygılı, kimsenin hakkını yemeyen, dürüst, haysiyetli çocuklara ihtiyacı var. Uyanık çocuklardan hiçbir topluma fayda gelmez. Bu toplum ne zaman saygısını, sevgisini kaybetti, ondan sonra yoldan çıktı. Bizim sevgi dolu, saygılı, özel bireylere ihtiyacımız var kabul edin. Çünkü bu diyalogsuzluk; saygısızlıktan, sevgisizlikten ve nerede ne konuşacağını, nerede nasıl davranacağını, kime nasıl hitap edeceğini bilmeyen insanlardan kaynaklanıyor. Aşamıyoruz o zaman önümüzdeki engelleri. Çünkü küçücük bir engeli bu tür insanlar kocaman aşılmaz dağlara çeviriyorlar. Sevgisizlik öyle işlemiş ki içlerine, gözleri fıldır fıldır eksik gedik arıyor. Kendi mutsuz ya herkesi mutsuz etmeye uğraşıyor. “Ben değilim. Kimse de mutlu olmasın.”telaşındalar. Ben bu işin neresinden tutsam bir faydam dokunur demekten yoksun çünkü onlar. Bence bir insanın yaşamak için seçeceği en zor yol da bu. O yüzden hayatları hep zorluklarla dolu. Kendi yarattıkları mutsuzluk evrenine herkesi çekme çabasındalar. O da uyanıklıktan herhâlde ….

Sevgiyle, empatiyle ve mutlu kalın değerli okurlar…

Herşeyden önemlisi mutlu kalın, mutlu olun, mutlu edin…Çünkü hayat şifremiz bu. Gerisi herkese zulüm.

21.06.2017
Bu yazı 644 defa okundu.

Diğer Yazıları